FELSEFE Ders Notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
FELSEFE Ders Notları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2015 Salı

Resim Sanatı

FELSEFE Ders Notları 2
Güzel Sanatlar
Resim Sanatı

Resim : İnsanın farklı malzeme ve teknikler kullanarak gördüğünü, düşündüğünü ortaya koyma isteği ile dış doğa ve kendi doğasını bir yüzey üzerinde buluşturma eylemidir denilebilir.

Resmin Temel Unsurları: Renk, çizgi, perspektif ve kompozisyonun önemini vurgulamak gerekir. Renk ve çizgi hem birlikte hem de kendi başına resmi oluşturabilir. Çizginin ve rengin tarihsel süreç içinde resim sanatı içindeki yeri ve önemi farklılıklar gösterebilir. Çizgi, kuşkusuz resim sanatında çok önemli bir elemandır, hareket duygusunu ifade eder, tanımlar.

Perspektif: İki boyutlu bir düzlemdeki nesneleri üç boyutlu gösterme tekniğidir.

Perspektif Yöntemleri

Çizgi perspektifi: En yalın anlatımıyla çizgi perspektifi, varsayılan yatay paraleller aracılığıyla uzağı ve yakını betimlemek, görünür kılmaktır.

Hava perpektifi:   Bir geometrik sisteme değil, renk, tonlama ve ayrıntılarının azalıp çoğalması ilkesine dayanır.

Resimde Plastik: Üç boyutlu bir görünüm elde etmek için biçimleri modle etmek (mekan içinde kendi hacimleriyle bir yer tutma izlenimini vermek) yoluna başvurulabilir. Modle/Modülasyon, resimde, nesnelerin ışık-gölge yoluyla boyutlandırılmasıdır. Burada rengin, ışık ve gölge yoluyla tonlaması devreye girer.

Resimde Ana Renkler: Mavi, Kırmızı  ve Sarıdır. Sıcak renkler (sarıdan kırmızıya), soğuk renler ise (yeşilden morun başlangıcına kadar) olan renklere denir.

Resimde Kompozisyon: Yüzeyin düzenlenmesi. Yüzeyin leke, nokta, renk , form, doku, doluluk, boşluk, ışık/gölge, oran/orantı, denge, hareket, düzen gibi plastik değerlerle organize edilmesidir.

Resimde sanatçının kendisini bir kimlik olarak göstermesi kendi imzasını atması 13.yüzyılda Erken Rönesans döneminde Giotto di Bondone ile başlamıştır. Bu dönemle birlikte resimler anonim olmaktan çıkmış, sanatçı resmi ile birlikte kendini göstermeye başlamıştır.

Rönesans döneminde aklın sanat üzerinde egemen oluşu, resimde, matematik ve geometrik kurgunun artması, aydınlık  ve karanlık alanların plastik etkiyi güçlendirecek şekilde kullanılması, değişen resim anlayışını vurgulamaktadır.

Resmin ön ve arka düzlemleri, daha akli ilkelere bağlanmış, bu ilkeler edinilen yeni bilgiler, deneyimler kayıt edilerek atölyelerde genç kuşaklara öğretilmiştir. Çizgi perpektifi ile hava perspektifinin kullanılması (uzaklaşan cisimler küçüldüğü gibi asıl renklerini kaybeder grileşirler) görme organının gördüğü dünyayı resim yüzeyinde yaratma çabası Rönesans sanatçısının temel arayışları arasında olmuştur.

Leonardo da Vinci'nin, "Resim, bir aynanın gösterdiği biçimde doğayı yansıtmalı." sözü, o dönemde nasıl bir resim anlayışının olması gerektiğini özetlemektedir.

Leonardo da Vinci, Michalengelo, Raphaelo gibi Rönesans döneminin usta ve farklı alanlara meraklı sanatçıları insan bedeni, doğa, bilim  gibi yaşama dair tüm alanlara ilgilenmiş ve resim sanatının ufkunu  da genişletmişlerdir.

Barok dönemle birlikte resim sanatında çoşku egemen olmaya başlamıştır.

Barok Resim, coşkunun, hareketin, an duygusunun sanata yansımasıdır.
Romantizm Akımı: Bu akım ile birlikte sanatçının kendisini ifade etme kaygısı ve "sanat sanat içindir" düşüncesi güç kazanmaya başlamıştır. Sanatçının içinde bulunduğu dramatizm, melankoli, duygu, Romantik dönem resminde, özellikle Caspar David Friedrick resimlerinde karşımıza çıkar.

Modernizm: Aydınlanma sonrası Batı kültürünün önemli tanımlarındandır. İnsan yaşadığı dünyaya hükmetmeye ve aklını kullanarak geçmişe oranla çok daha hızlı  ve farklı yaşam kurabilme becerisini geliştirmeye başlamıştır.

Empresyonizm: Doğanın biçim olarak değil, edinilen izlenimin fırçayla tuvale yansıması olarak algılanmıştır. Bu nedenle de "izlenim", form değil, biçimin gözde bıraktığı etki olmuştur.

Empresyonizmin kompozisyon anlayışı, "zaman"a karşı resmin oluşturulup bitirilmesine dayanır.

Fovizm: (Çiğrenkçilik) Ara renklere dokunmadan özellikle göze batan renklere dokunmadan özellikle göze batan renklerle ilgilenmiştir.

Realizmle birlikte sosyal olaylar resim sanatının konuları arasında yer almaya başlamıştır.

Kolaj: Düz bir yüzey üzerine gazete kağıdı, kumaş, fotoğraf gibi nesnelerin yapıştırılmasıyla ve bazen boya eklenerek uygulanan bir resim tenkniğidir. Kubizmle birlikte sanatsal bir teknik değerini kazanmıştır.

Tuval Üzerine Yapılan Resim Teknikleri: Yağlı boya ve Akrilik

Guaş: Su temellidir,  fırça ile çalışılır. Tüpte ya da küçük cam şişelerdedir. Su ile inceltilir, ancak suluboya gibi şeffaf değil, kapatıcı ve mat görünümlü bir boya türüdür.

Yüksek Baskı: Kullanılan kalıbın, en sıklıkla kullanılan malzemeler linol (kalın muşamba  türü bir çeşit zemin kaplama malzemesi) ve ağaç plakalardır, uygun oyma aletleriyle oyulup, oyulmayan bölümlere mürekkep verilerek baskı alınmasıdır.

Baskı Resim: Farklı malzemelerle çalışılıp çoğunlukla kağıt üzerine transfer edilen ve çoğaltılabilir yapısıyla diğer resim tekniklerine göre farklılık taşıyan zengin bir resim tekniğidir.

Portre: Resimde, çizimde ya da heykelde , ölü ya da sağ, gerçek ya da düşsel br kişinin bireysel özelliklerini betimleyen figürler,  portre olarak adlandırılır. Sanatçının kendi özelliklerini betimlediği türe ise "kendi portresi" (otoportre) denir.

Desen: Çizim de denir. Bir çok malzemeyle uygulanabilen bir anlatım biçimidir. Çalışılan yüzey üzerinde biçimlerin renk ve leke alanları yerine ağırlıklı olarak çizgilerle anlatılmasıdır. Başlı başına bir resimsel anlatım yolu olmasının yanında, desen,  aynı zamanda, nesnelerin resim haline getirilmeden önceki ön çalışmalarını da anlatan bir ifade biçimidir.

Edebiyat

FELSEFE Ders Notları 2
Güzel Sanatlar
Edebiyat


Edebiyat'ın Amacı: Romalı Şair Horatius'un edebiyatın amacının "zevk vermek" ya da "yarar sağlamak" olduğunu iddia etmesinden bu yana, edebiyatın temelde iki amacı olduğu görüşü yaygındır. Zevk vermek ve bilgilendirmek. Edebiyat metinleri, estetik bağlamda güzeli ortaya koyarak zevk verirken, taşıdığı iletilerle okuyucuyu bilgilendirebilmektedir.

Edebiyat Nedir? sorusuna bilinen en eski yanıtı Platon, Devlet diyaloğunda vermiştir. Platon, sanatın  mimesis olduğunu söylemiştir. Edebiyat dünyayı, insanları, yaşamı yansıtmaktadır. Genelde sanatın özelde ise edebiyatın bir yansıtma ve benzetme yada taklit olduğu, uzun süre kabul görmüştür. Platon'dan yüzyıllar sonra bile Fransız yazar Stendhal de sanatın bir yansıtmaolduğunu vurgularcasına, "Roman, yol boyunca gezdirilen bir aynadır." demiştir.

Sözlü Edebiyat Türlerinin Ortak Özellikleri: 
  • Sözlü olarak üretilir: Konuşan ve dinleyen arasında söylenerek aktarılır.
  • Doğal ürünlerdir: Toplumların içinden, kendiliğinde doğarlar. Bu nedenle toplumlarının adlarıyla anılırlar. Rus halk şarkıları, Japon halk masalları vs...
  • Anonimdir: Ortaklaşa üretilmiştir. Belli, tek bir yaratıcısı yoktur. Sonradan, derlenerek yazıya aktarılmıştır.
    Gelenekseldir: Kuşaktan kuşağa aktarılırlar.
  • Kalıplaşmıştır: Ezberlemeyi kolaylaştıran ve hatırlamayı sağlayan, kolayca dile gelen bir akışları vardır.
  • Çeşitlenmiştir: Her kuşak, kendine özgü anlatım öğeleri ekleyebilir, çıkarabilir ya da bunları değiştirebilir. Böylece bir anlatının küçük farklılıkları bulunan benzer bir çeşidiyle karşılaşılabilir.
Edebiyatın Gelişim Evreleri: 
Sözlü kültür ürünleri, Yazılı Kültür Ürünleri, Elektronik ortamda üretilen metinler

Yazılı Kültüre Dayalı Edebiyat : Yazının bulunmasıyla alanı genişleyen edebiyat eserlerinde teknik, bilimsel yada günlük dilden ayrı, yan anlamlara açık, yaratıcı düş gücüyle ilişkili, farklı bir dil dizgesi söz konusudur. 

Yazılı Kültüre Dayalı Edebiyatın Özellikleri:
  • Yazılı olarak üretilir.
  • Yapay ürünlerdir.
  • Belirli bir yazarı vardır.
  • Bireysel belleğe bağlıdır.
  • Kalıpları yoktur.
  • Metin değişmez.
Elektronik Ortama Dayalı Edebiyat: Elk. Ortamda üretilen edebiyat metinleri üzerine olumla ya da olumsuz yargılarda bulunmaksızın, metinlerin yapısını ortaya koymaya çalışırsak şu özelliklerle karşılaşırız:
  • Elektronik ortamda aktarılırlar. / Üretimden çok sunuç biçimi ön plandadır.
  • Sanal ürünlerdir.
  • Bireysel ya da ortaklaşa üretilebilirler.
  • Kaydedilebilir.
  • Değişkendir.
Dil: Edebiyat eserlerinin orataya çıkış biçimi ve türü farklı olsa da hepsi, dil kullanılarak üretilir. Edebiyatı diğer sanat dallarından ayıran en temel özelliği, dili kullanmasıdır. Ancak dil, yalnızca bir araç değil aynı zamanda amaçtır. Edebiyat ürünleri öncelikle dilsel ürünlerdir.

Metin: İletişim kurmayı sağlayan her ileti bir metindir. 

Okur: Her yazınsal metin de alıcısıyla yani okur'la buluştuğunda anlam kazanır.

Yazar: Yazılı metin üreten herkes denebilir fakat bu noktada edebiyat söz konusu olduğunda, dili doğru ve güzel bir biçimde kullanarak, özgün bir yazınsal metin üreten kişilere yazar denir. Yazar algıladığı gerçeği kendi iç dünyasında değiştirir onu yeniden yaratır.

Çağlar boyunca süregelen edebiyat ürünlerinin türlere ayrılarak incelenmesi Aristoteles'e kadar dayanır. Edebiyet ürünlerinin türleri, toplumdan topluma farklılık gösterir. Bir toplumda var olan türe, başka bir toplumda hiç rastlanmayabilir. Yine her toplumda görülebilen iki temel edebiyat türü bulunmaktadır: Şiir ve Düzyazı

Aristoteles şiirlerin dramatik yapısının temelde iki türede sunulduğunu söyler: 
Tragedya ve Komedya. 

Tragedya: Aristoteles'e göre diğer şiir türlerine göre daha üstündür. Aristoteles'in sözleriyle tragedya "Ahlaksal bakımdan ağır başlı, başı ve sonu olan, belli bir uzunluğu bulunan bir eylemin taklididir. " Tragedya Türkçede, trajedi ya da ağlatı sözcükleriyle karşılanmaktadır.

Komedya: Aristoteles şöyle söyler "Komedya, ortalamadan daha aşağı olan karakterlerin taklididir; bununla birlikte komedya, her kötü olan şeyi de taklit etmez; tersine "gülünç olanı" taklit eder."

Pastoral Şiir: Pastoral şiirler, doğaya karşı duyulan sevgiyi hatta imrenmeyi kır yaşamının dinginliğini, temizliğini, çobanların aşklarını anlatan şiirlerdir. Bugün, "pastoral" sözcüğünün anlamı  genişlemiştir. Sadece şiir değil,  her eser, pastoral bir anlayışla üretilebilir.

Lirik Şiir: Eski Yunan sözlü geleneğinde lir (lyra) adı verilen bir çalgı eşliğinde söylenen şiir türü ise lirik şiir olarak adlandırılır. Lirik şiirler, müzik eşliğinde söylenen çoşku dolu ezgili şiirlerdir.

Didaktik Şiir: Lirik şiir'in aksine duygunun değil düşüncenin zevk vermekten çok bilgi vermenin önemsendiği şiir türüdür. 

Epik Şiir: Tarihsel bir olayın düş gücüyle süslenerek anlatıldığı epik şiirler için Türkçede destan sözcüğü kullanılmaktadır.

Eleştiri: Bir sanat eserini olumlu olumsuz, tüm yönleriyle ele alarak değerlendirmek ve o eserin sanatsal değeri üzerine gerekçelendirilmiş bir yargıda bulunmaktır.

Edebiyat Eleştirisi: Edebiyat eserine farklı açılardan bakarak sunulmaktadır. Edebiyat metnini oluşturan öğeleri temel alarak, edebiyat eleştirisinin yöntemleri şöyle başlıklandırılabilir:
  • Yazara Dönük Eleştiri
  • Esere Dönük Eleştiri
  • Okura Dönük Eleştiri
  • Dış Dünyaya ve Topluma Dönük Eleştiri
Kurmaca Metin: Metnin üreticisi yazar, kendi düşlemiyle var olan gerçekliği yeniden kurar ve kendi özgün evrenini yaratır. Yazarın ortaya koyduğu bu yeni gerçekliğe kurmaca metin denir.  Kurmaca, yaratıcı, düş gücünün eseridir. Romanlar, öyküler, dramatik yapıdaki metinler, birer kurmaca metin örnekleridir.

Hikayelerde Maupassant ve Çehov Tarzı
Hikayelerde genelde, giriş-gelişme-sonuç örgüsü izlenmiştir. Bu metinlerde olaylar önemli olduğundan metin değerlendirilirken serim-düğüm-çözüm  aşamalarından söz edilir. Hikayede anlatılan kişiler ayrıntılı olarak verilir. Hikaye, sona erdiğinde olaylar bitmiştir. Bu tarz hikaye anlatımı Maupassant tarzı olarak bilinir.

Hikaye anlatımının olaylar üzerine kurulu yapısının yanına zamanla, kısa anların aktarılması da eklenmiştir. Dünya, kişiler, durumlar, görece soyut bir anlatımla okuyucuya sunulamaya başlanmıştır. Dolayısıyla her okur, anlatılanlar hakkında farklı yorumlarda bulunabilir. Bu tarz anlatım Çehov tarzı olarak adlandırılmıştır. Rus, tiyatro oyunu ve öykü yazarı olan Anton Pavloviç Çehov eserlerini 1880'li yılların sonunda vermiştir.

Yaygın kullanılan adıyla şehir efsaneleri söylence türüne örnektir.

Menkıbeler dinle ilgili kişilerden kaynaklanan olayları anlatırken toplumun kutsal değerlerini göz önüne sermektedir.

Roman türünde gerçekcilik egemen olduğunda romantikler, söz söylemek için yeni bir metin türünü hikayeyi yaratmışlardır.

Deneme, gezi, mektup,  anı, günlük vb. kurmaca olmayan metinlerdir.

Sanat ve Sanatın Sınıflandırılması

FELSEFE Ders Notları 2
Güzel Sanatlar
Sanat ve Sanatın Sınıflandırılması


Güzel Sanatlar kavramı Batı'da Aydınlanma hareketiyle birlikte 18.yüzyılda "icat" edilmiş bir kavramdır. Sanat tarihinde ilk kez 18.yüzyılda sanat ile zanaat arasında bir ayrım yapılmış ve sanatın tanımı, türleri, sınıflandırılması bu ayrıma dayanılarak temellendirilmiştir.

Zanaat: Zanaat insanın maddi gereksinimlerini karşılamak için yapılan, öğrenimle birlikte deneyim, becelik ve ustalık gerektiren iş olarak da tanımlanabilir. Bu tanım gereğince, beceri ve ustalık gerektiren iş olarakta tanımlanabilir. Zanaat durağandır. Gelişime açık değildir, klişedir, kolay kolay değişmez çünkü usta değişmez. Esas ilkesi renkler ve zevkler tartışılmazdır. Eleştiri yoktur. 

Sanatı tanımlamak ise kolay değildir...Özel anlamda sanat yada modern sanat kavramı Aydınlanma sonrası sanayileşen kapitalizmle ve çağdaş demokrasinin güncel biçimlerini kazanmaya başladığı bir dönemde elde edilen bireysel hak  ve özgürlüklerle ortaya çıkmış bir kavramdır.

20.yüzyıl sanatının önde gelen isimlerinden birisi olan İspanyol ressam ve heykeltraş Pablo Picasso'ya "Sanat Nedir?" diye sorulduğunda, şu yanıtı verir: "Benden sanatın ne olduğunu söylememi bekliyorsunuz, bunu bilseydim kendime saklardım!" Her ne kadar Picasso ne olduğunu bilmediğini açıkca itiraf etse de sanatın, gerçeği anlamamızı saplayan yalan olduğunu söyler. Picasso ile aynı kanıda olan bir başka kişide  "Hakikat yüzünden ölmemek için elimizde sanat var, sanatın özü belli türden bir yalandır." diyen ve yaşamı katlanabilir kılan tek şeyin sanat olduğunu söyleyen ünlü Alman düşünür Nietzsche'dir. Hem bir sanatçı hem de bir filozof olan Jean Paul Sartre'a göre de sanat eseri gerçekdışı bir şeydir çünkü sanatın alanındaki güzel (estetik) kışkırtılmış bir hayaldir.

Yansıtma Kuramı: Sanat tarihinin bilinen en eski ve köklü sanat kuramıdır. "Sanat Nedir?" sorusuna verilen ilk yanıt, sanatı bir yansıtma, benzetme yada taklit (mimesis) olarak görme eğilimdedir. Yansıtılan, benzetilen, taklit edilen şey ise doğadır, hayattır, insandır; kısacası adına gerçeklik dediğimiz her şeydir. Kuramın özü sanatın gerçekliği yansıttığıdır fakat her sanatçının, düşünürün gerçeklik kavramından anladığı şey farklı olduğu içindir ki tek bir yansıtma kuramından değil, tarihin farklı dönemlerinde geliştirilip, yorumlanarak günümüze gelen farklı yansıtma kuramlarından söz edilebilir.

Platon'a göre sanat ve sanatçı, kopyanın kopyasını sunmaktadır. Bu nedenle de değersiz olarak nitelendirilip dışlanmaktadır.

Platon'a göre bir idea olan ve ahlakla ilişkisi nedeniyle büyük önem taşıyan "güzel-güzellik"  konusu sanatın, sanatçının eline bırakılmayacak kadar ciddi bir konudur ve  felsefenin, dolayısıyla filozofun ilgi alanı içinde kalması gereklidir. Platon'un sanata ve sanatçıya ilişkin bu kuşkucu, olumsuz yaklaşımının yüzyıllar boyunca etkili olduğu için önemli olduğu söylenebilir.

Aristoteles iiçin sanat hayatın olduğu gibi kopya edilmesidir.

Aristoteles'e göre sanat, ideaların bilgisini sunabilecek yeterliliktedir; sanattan elde ettiğimiz bilgi geneli  ya da özü yansıtan kalıcı, değerli bilgilidir. Olanı olduğu gibi anlatmak tarihin işidir, oysa sanat yalnızca olanı değil olabilecek olanı da anlattığı için daha değerlidir.

Sanatı yansıtma kuramının 19. ve 20. yüzyıllardaki karşılığı olan gerçekcilik (realizm), ardından  da Marksist estetik oldu. 19.yüzyılın ortalarında romantizme bir tepki olarak doğan gerçekcilik de sanatın yansıtma olduğu ilkesiyle hareket ediyordu. Gerçekci sanatın edebiyattaki en önemli isimlerinden birisi olan Stendhal'e göre roman, yol  boyuncu gezdirilen bir aynadır. Bu aynaya yansıyan ise ideal insanın ideal dünyası değil, tüm çıplaklığıyla, olumlu- olumsuz tüm yönleriyle içinde yaşadığımız gerçek hayattır. Resim sanatında gerçekciliğin öncüsü ressam Gustave Courbert'in  "Ben hiç melek resmi yapmadım çünkü hiç melek görmedim." sözü de gerçekciliğin sanata nasıl baktığını özetler niteliktedir.

Sanatın yansıtma olduğunu kabul eden Marksist estetik iki dönem ayrılır. 1934'e kadar olan birinci dönem ve toplumcu gerçekcilik kuramının kabul edildiği ikinci dönem.

Marksist estetiğe göre, sanat, bilinçli ya da bilinçsiz olarak toplumdaki egemen sınıfın ideolojisini yansıtan bir olgudur. Sanat belli bir tarihsel dönemdeki toplumsal sınıfların çıkarlarını yansıtan bir ideolojidir.

1960'lı yıllardan itibaren yaygınlık kazanmaya başlayan anlayışla birliktte Marksist estetik te yeniden yorumlanmıştır. Bu yorumlar içerisinde, özellikle Louis Althusser ideoloji sorununa yaklaşımı önemlidir. Althusser'e göre, toplumsal gerçeklik yalnızca ekonomiye indirgenerek açıklanamaz.

Ekonominin yanı sıra, ideolojik ve politik düzlem de belirleyicidir ve bunların her birinin görece bir özerkliği vardır. Althusser, ideolojiyi ve politik düzlemde belirleyicidir ve bunların her birinin görece bir özerkliği vardır. Althusser, ideolojiyi sıyut birtakım fikirler olarak görmez,  tam tersine ideolojiye, somut maddi bir nitelik yükler. Klise, okul, aile, siyasi parti gibi kurumları "ideolojik aygıtlar" olarak adlandıran Althusser, ideolojik söylemlerin bu kurumlarda üretldiğini ve medya aracılığıyla topluma sunularak, bir yanılsama ağı örüldüğünü düşünür.

Sanatı bir ayna olarak gören yansıtma kuramı için önemli olan dış dünyanın, akıp giden hayatın, insanın ve toplumun yansıtılması iken, sanatçının iç duyguları ve iç dünyası önemsenmez.

Romantizm: Her şeyi akılcılığa indirgeyen dünya görüşüne karşı başkaldırının sanat alanındaki karşılığı olarak görülebilir. Romantizm ile birlikte sanat gerçeği yansıtan bir ayna olmaktan çıkar ve sanatçının iç dünyasına, ruhuna açılan bir pencereye dönüşür. "Sanat Nedir?" sorusunun yeni karşılığı, sanatçının duyguları ile bu duyguların anlatımı ya da kısaca anlatımcılık (expressionism) dir.   

Anlatım olarak sanat iki başlık altında incelenebilir. Bunlardan ilki yaratma olarak anlatımcılık, ikincisi ise aktarım olarak anlatımcılıktır.

Amerikalı ressam Albert Ryder "Eğer sanatçının kendi fırtınasını içermiyorsa, biçim ve renk bakımından aslına sadık bir fırtına bulutunun resmini yapmanın ne yararı var?" diye sorar ve onun bu sorusu aynı zamanda sanatın bir yansıtma değil anlatım olduğunu ifade eder.

Yaratma olarak anlatımcılık: Anlatım adlandırma değildir, sanatın özünü yaratıcılıkta, yaratma eyleminde bulur. Duyguyu adlandırmak yalnızca genellemeye yol açan bir sınıflandırmadır. Anlatımda ise bireyselleştirme sözkonusudur. 

Aktarım olarak anlatımcılık: Sanat eserinin alımlayıcısı (okur, izleyici, dinleyici vb.) ile sanatçı arasında bir ilişki kurmaya çalışır çünkü sanatçının duygularını ifade etmesi sanatın ne olduğunu açıklamak için yeterli değildir. 

Biçimci Kuram: Sanat eserinin dış dünyadan da, sanatçıdan da, sanatın alımlayıcısından da bağımsız, kendi başına yeterli bir yapı, dizge yada düzen olduğunu savunan anlayıştır.

Günümüzde yapılan Sanat Sınıflandırması:
  • Pratik Sanatlar (endüstriyel)
  • Güzel Sanatlar 
Geleneksel Sınıflandırmadan farklı olarak Çağdaş Sanat Sınıflandırması:
  • Yüzey Sanatları
  • Hacim Sanatları
  • Dil Sanatları 
  • Ses Sanatları
  • Hareket Sanatları
  • Dramatik Sanatlar
Toplumcu Gerçekcilik: Rusya'da ortaya çıkan toplumcu gerçekcilik sanatın ne olduğundan çok ne olması gerektiğine yanıt vermeye çalışır. Toplumcu gerçekciliğe göre sanat bir yansıtmadır ve yansıtılan gerçeklik, toplumun gerçekliğidir, toplumsaldır. Toplumcu gerçekciliğe göre sanat yalnızca toplumdaki çürümeyi, yozlaşmayı, çöküşü değil aynı zamanda yeni bir toplumu ve kültürü yaratabilecek sınıfın doğuşunu  da yansıtmaktadır. Önemli olan şu anki gerçekliği bilmek değil, bunun nereye doğru gittiğini bilmektir.

Farabi

FELSEFE Ders Notları 2
Ortaçağ Felsefesi II
Farabi


Türkistanın Farab şehri yakınlarındaki Vesiç'te 871 tarihinde doğan Farabi gerek babasının Vesiç kalesi kumandanı olması sebebiyle, gerekse Samaniler Devletinin hakimiyetinde önemli bir eğitim ve kültür merkezi konumunda bulunan Farab'da ilk eğitimini almıştır. 

Kindi'nin çalışmalarıyla başlayan felsefi düşünceyi problemleri, yöntemi ve terminolojisi ile bir sistem haline getiren ünlü Türk Filozofu Farabi'dir.

Müzik alanında Musika'l Kebir eseri önemlidir. Kendisine antik felsefenin en büyük otoritesi kabul edilen "birinci muallim" adıyla bilinen Aristotales'e ilaveten "ikinci muallim" denmiştir. Latin Ortaçağında Alfarabius ve Abunaser adıyla anılır.

Farabi Mutluluğun Kazanılması (Tahsilus Saade) adlı eserinde yetişkin bir filozofun niteliklerini dile getiren şu ifadelerle adeta kendini anlatır: "Öğrenim sırasında karşılaştığı güçlüklere katlanmalı, üstün bir zeka ve kavrayış sahibi, doğruluğu ve doğruları, adaleti ve adil olanları seven onurlu bir şahsiyet olmalı; altın, gümüş ve benzeri şeylere değer vermemeli, yeme içme konusunda aç gözlü ve nefsani arzularına düşkün olmamalı, doğruya ulaşmak için azim ve iradesi güçlü bulunmalıdır."

Farabi'ye göre Gerçeğe Ulaşabilmek için:
  • Her şeyden önce haz ve şehvet duygusunu yenerek ahlakını düzeltmek,
  • Sağlam bir iradeye sahip olabilmek için zihni melekelerini güçlendirmek ve geliştirmek,
  • Hırs derecesinde bir istekle sürekli çalışmak,
  • Başlıca meşkuliyet alanının ilim olması gerekir.
Zorunlu Varlık: Var olması ve varlığını devam ettirmesi için hiç bir sebebe muhtaç olmayandır.

Tanrı'dan başka bütün varlıklar zorunsuz varlıklar kategorisine girmektedir.

Ruhunu ve ahlakını arındırma kaygısını taşımayan sadece teorik yetkinliği önemseyenleri "sahte filozof" olarak nitelendiren Farabi'ye göre felsefe yapan kimsenin nihai amacı kendi ahlakını düzeltmek ve hatta bununlada yetinmeyip çevresi ve toplumunda ahlaken iyileşmesine katkıda bulunmak olmalıdır.

Farabi 43'ü günümüze ulaşan 100'e yakın eser bırakmıştır.

Farabiye göre varlık insan aklının ulaşabildiği en genel kavram olup tanımlanamaz. Çünkü tanım, cins ile fasıldan oluşur. Oysa varlığı kuşatan onun cinsi konumunda bulunan daha külli bir kavram bulunmamaktadır. Farabi varlığı en yetkin olandan yetkinliğin en alt düzeyinde bulunana doğru inen bir sıradüzeni içerisinde yorumlar. 

Buna göre en üstte en mükemmel olan "ilk sebep" Tanrı en altta ise "ilk madde" Heyula bulunmaktadır.

İlk sebebten sonra filozofun "ikinciler" (es sevani) ve "maddeden ayrık akıllar" (el ukulul mufarıka) adını verdiği ayrıca ruhaniler ve melekler mertebesinde gördüğü akıllar gelir ki sayıları dokuz gök küresinin sayısına denk düşer. Varlıklarını Tanrı'dan alan bu dokuz akıl hem gökkürelerinin hem de üçüncü varlık mertebesini oluşturan "faal akıl"ın varlık sebebi olmaktadır. Dördüncü varlık düzeyinde "nefis" bulunmakta olup gök cisimlerinde dairevi hareketi insani hayvan ve bitkilerde ise her türlü biyolojik, fizyolojik ve psikolojik aktiviteyi ifade eder. Beşinci düzeyde yer alan "suret" (form) ile altıncı düzeyde yer alan "madde" yalın basit birer varlık olmakla birlikte yetkinlikten uzak olup birbirlerinden ayrı olarak bulunamazlar. 

Aktif şekil verici olan suret ile pasif ve verilen şekli kabul edici konumdaki maddenin birleşmesiyle ay-altı alemde öncelikle herbiri ikişer nitelik taşıyan toprak, su, hava, ateşten ibaret dört unsur (element) oluşur. Dört unsurdan ikisinin karışımı sonucunda ise ilk somut madde yani cisim meydana gelir. Buna da ilk aşamadan cansız varlıkların oluşumu takip eder. Ay-altı alemi oluşturan cisimlerin ana maddesi dört unsur iken ay-üstü alemi oluşturan gök cisimlerinin ana maddesi havadan  da hafif olan "esir" dir.

Farabi İlimlerin Sayımı (ihsanul ilim) adlı eserinde kendi dönemindeki ilimleri sınıflandırmıştır.

Farabi mantığı "kavramlar" (tasavvurat) ve "hükümler/önermeler" (tasdikat) olmak üzere iki kısma ayırır. Birinci kısım terimler ile tarifi meydana getiren temel unsurları, ikinci kısım ise önermeler, kıyas ve ispat şekillerini konu alır.

Farabi genel anlamda "mantık" özel olarak da "kıyas" la ilişkileri bakımından ilimleri kıyasa dayalı olanlar" ve "kıyasa dayalı olmayanlar" şeklinde ikiye ayırmıştır.

Kıyasa Dayalı Olmayanlar: Tıp, tarım, marangozluk ve inşaatcılık gibi teorik bilgi üretmekten çok uygulamaya yönelik olan ilim ve sanatlardır.

Kıyasa Dayalı Olanlar: Farabi'nin beş sanat adı altında değerlendirdiği Felsefe, Cedel, Safsata, Hitabet ve Şiir Sanatıdır.

Bu bağlamda kıyasın bir başkasına hitap etmede ve varlıkların birbirleriyle olan ilişkilerine dair sonuçlar çıkarmada kendini gösteren iki ayrı işlevinden söz eden Farabi'ye göre beş sanatın felsefe dışında kalan dördü kıyası sadece başkasına hitap etmede kullanırken, buna karşılık felsefe onun her iki işlevinden de yararlanır.
Farabi'nin Bilgi Teorisi : Farabi Aristocu çizgiye yakın durarak bilginin kaynağında duyular olduğunu savunur. Bu yüzden Platon'un "doğuştan bilgi"’ teorisini reddeder. 

Farabi her aşamadaki bilgiyi akıl olarak adlandırır.

Nazari Aklın Duyularını üç aşamada açıklar:
  • Güç halindeki Akıl (el-akl bil kuvve)
  • Fiil halindeki Akıl (Bilfiil akıl)
  • Kazanılmış Akıl (Müstefad Akıl)
Farabi'nin ortaya koyduğu bir diğer sınıflandırmada "erdemli devlet" (el medinetül fazıla) "erdemsiz devlet" yahut "cahil ve sapkın devletler" (el müdünül cahile ved dalle) ayırımıdır. Filozofa göre erdemli devletin bir tek şekli bulunurken erdemsiz devletler "cahil devlet", "sapkın devlet", "fasık devlet", "değişebilen devlet" olmak üzere dörde ayrılır.

Farabiye göre Erdemli Devletin Başkanında bulunması gereken on iki temel Nitelik:
  1. Keskin zeka ve anlayış,
  2. Güçlü  Hafıza,
  3. Eksiksiz ve sağlıklı bir fiziki yapı,
  4. Doğru anlama ve değerlendirme yeteneği,
  5. Düşüncelerini açık ve anlaşılır ifade edebilme yeteneği,
  6. Öğrenme ve öğretmeyi sevme, Bu uğurda her zorluğa göğüs germe,
  7. Yeme-İçme, Oyun-Eğlence, Mal-Mülk ve Cinsellik gibi geçici ve kaba hazlara düşkün olmama,
  8. Doğruluk ve dürüstlüğü sevip yalandan ve yalancıdan nefret etme,
  9. Haksızlık ve zulümden nefret eden ve adaleti gerçekleştirme tutkusuyla davaranan kişilik,
  10. İnsanlık onuruna düşkün olmak,
  11. Yapılması gerekeni uygulamada azim, kararlılık ve cesaret,
  12. Gönül zenginliği ve tok gözlülük. 
Bu niteliklerin bir tek insanda toplanmasının zor olduğunun farkında olan Farabi devlet başkanında hiç değilse şu altı özelliğin bulunması gerektiği görüşündedir.
  1. Bilge Olmalı, 
  2. Öncekilerin koyduğu Kanunları ve Töreyi Bilmeli, 
  3. Öncekilerin gündemine girmemiş yeni durumlara ilişkin olarak gelenekten kopmadan hüküm çıkaracak yetenek ve birikime sahip olmalı, 
  4. Öncekiler tarafından hakkında kanun konulmamış yeni meselelerin çözümüne yönelik hüküm koyacak donanıma sahip bulunmalı, 
  5. Toplumda düzeni sağlayacak biçimde kanunları insanlara anlatıp kabul ettirecek bir önderlik ve ikna gücü olmalı, 
  6. Savaşı yönetecek ve yürütecek şekilde sağlık bir fiziki yapıda olmalı
Bu üstün niteliklerin hepsini taşıyan bir kişinin bulunamaması halinde devlet, biri mutlaka bilge diğeride öteki nitelikleri taşıyan iki kişi tarafından yönetilmelidir.

Farabi'nin insan topluluklarının bir arada yaşama ve adına devlet dedikleri en üst düzeyde örgütlenme fikrine nasıl ulaşmış olabilecekleri sorusuna ilişkin düşünceleri şu teoriler bağlamında düşünülebilir:
  • Ontolojik Teori
  • Biyo-organik Teori
  • Fıtrat Teorisi
  • Adalet Teorisi
Farabi'nin Tanrı-Alem ilişkisini yorumlamak üzere temellendirdiği sudur teorisinin diğer adı : Kozmik Akıllar Teorisi'dir.

Farabi Faal Aklı Cebrail ile özdeş saymaktadır.

13 Nisan 2015 Pazartesi

Ebu Bekir Razi

FELSEFE Ders Notları 2
Ortaçağ Felsefesi II
Ebu Bekir Razi


İslam Düşünce Tarihinde Tabiatçı/Natüralist felsefenin en önemli temsilcisi Ebu Bekir RAzi Tahran/Rey Şehrinde doğmuştur.  Edebiyat ve musiki ile ilgilenmiş geçimini kuyumculuk yaparak sağlamıştır. Aynı zamanda da hekim olan Razi tıp tarihinin önemli simaları olan Hipokrat ve Galen'den sonra tıp ilmine yaptığı önemli katkılar Razi'ye "Arapların Galeni" unvanını kazandırmıştır. 925 yılında Parkinson hastalığına yakalanan ve gözlerine katarakt inen Razi 925 yılında Rey şehrinde vefat etmiştir.

Razi ilme ve bilgiye olan tutkusunu Filozofça Yaşama (es-siretül-felsefiyye) adını verdiği otobiyografisinde "Beni tanıyanlar bilir ki, ilme karşı olan sevgim, tutkum ve bu uğurdaki çalışmalarım gençliğimden bugüne kadar aralıksız devam etmektedir. Hatta okumadığım bir kitap karşılaşmadığım bir ilim adamı olursa-büyük bir zarara uğramam söz konusu olsa dahi- her şeyi bir kenara bırakıp o kitabı okumadan ve o alimi tanımadan edemem.Bu alandaki sabırlı çalışmalarım neticesinde bir yıl zarfında "teaviz hattıyla" (müsvedde olarak) yirmibin varaktan fazla yazı yazdım."

Eğitim için seyahatlere çıkmış olan Razi çeşitli ilim ve kültür merkezlerinde edindiği Yunan, Hint, İran ve İslam tıbbına dair zengin tıp bilgisi dolayısıyla Rey'e dönüşünde hastane başhekimliğine getirildi. Otuzlu yaşlarında halife Muktefi Billah'ın daveti üzerine Bağdat'ta çok sayıda hekimin katıldığı başhekimlik sınavını birincilikle kazandı.  

Yaşadığı dönemin felsefi ve ilmi hoşgörü ortamında tabiatçı-deist felsefenin en önemli temsilcisi olmuştur. Razi bireysel ve toplumsal yahut psikolojik ve sosyal ihtiyaçlarını gidererek ahlaklı ve mutlu bir hayatı gerçekleştirmesinde Allah'ın insana verdiği akıl gücü ve adalet duygusunun yeterli olduğu tezini hararetle savunmuştur. 

Harranlı Sabii ve Antik Yunan düşünürlerinden faydalanarak ortaya koyduğu iddialarına karşı Razi, ısrarla kendisine ait olduğunu savunduğu beş ezeli ilke (el-kudemaul-hamse) sisteminin temel unsurları (Yaratıcı -el Bari, Nefis - Külli Nefis, Heyula - Şekilsiz İlk Madde, Hala - Boşluk, Mutlak Mekan ve Dehr - Mutlak Zaman olarak belirlemiştir. Bunların herbirini ezeli saymakla birlikte aralarında derece ve mahiyet farkı gözeten filozofa göre yaratıcı ile nefis aktif, heyula pasif, hala ve dehr ise ne aktif ne de pasiftir.

Razi alemin yaratılışını nefsin maddeye olan tutkusuna bağlamakla, Dünyadaki kötülüğün Tanrı'dan değil, nefsin madde ile kurduğu ilişkiden kaynaklandığını söylemiştir.
Razi maddenin dinamik olduğu tezini savunmuştur.

Razi aklın önündeki engelleri kaldırmada iradenin önem taşıdığına dikkat çeker.

Ahlak anlayışını temellendirirken daha çok "filozofların üstadı ve en büyüğü" olarak gördüğü Platon'un kendisinde "velinimetim" diye söz ettiği Calinus'tan yararlanmıştır.

Razi için ahlaki erdemlerle donanmanın esas yolu, akıl ve iradenin yerli yerinde kullanılması yani bilgiyle aydınlanmak ve adaleti ilke edinmekten geçer.

Razi'ye göre ruh sağlığını sağlamanın yolu ahlak ilkelerine bağlılıktır.

Razi Platon'un insanda üç nefis bulunduğu şeklindeki görüşü benimser. Bunlar Düşünen Nefis, Hayvani Nefis ve Nebati Nefis olup ilkine ilahi, ikincisine gazabi, üçüncüsünede şehevi nefis adıda verilir. Bedenin beslenip gelişmesini ve üremeyi sağlayan nebati şehevi nefis ile öfkenin kaynağı durumundaki hayvani nefis , düşünen nefse yani akla hizmet etmek ve destek için vardır. Özellikle hayvani nefsin şehevi arzu ve tutkuları kontrol altına alması hususunda akla yardımcı olma işlevi ahlak açısından büyük önem taşır. Diğer yandan düşünen nefsin bedenden bağımsız ve ölümsüz olmasına karşılık, nebati ve hayvani nefis beden gibi ölümlüdür.

Razi aşk, kendini beğenme, çekememezlik, öfke, yalan, cimrilik, açgözlülük, sefahet, içki ve cinselliğe  düşkünlük, mal ve makam hırsı gibi bayağı duyguların yanı sıra üzün ve ölüm korkusunuda insanı karamsarlığa iten  mutlu olmasını engelleyen etkenler olarak değerlendirir.

Kitabut Tecarib Razi'nin önemli eserlerindendir.

Razi'nin şahsına kitap yazdığı Rey Valisi Mansur b. İshak'dır.

Razinin ahlak anlayışında olumlu anlamda belirleyici kavramlar: Akıl, Bilgi, Adalet

El-Kindi

FELSEFE Ders Notları 2
Ortaçağ Felsefesi II
El-Kindi


İlk islam filozofu ünvanı alan Sabbah El-Kindi'dir. Irak / Kufe şehrinde doğmuştur. Kelam hareketinin Mutezile elinde bağımsız bir ilim olarak şekillendiği dönemde yaşamıştır. Simyanın bir aldatmaca olduğunu ortaya koymuştur. Işığın yayılma ve yansımasıyla yanan/yakan aynaların yapımına dair eserleriyle de optik alanın öncü olmuştur.  Abbasi halifelerinden yakın ilgi ve destek görmüştür. Sarayda Astronom ve Astrolog olarak müneccimlik görevinde bulunmuştur. Eserlerini aralarında yakın bir dostluk ilişkisi bulunan halife Mutasım'ın oğlu Ahmed'e ithaf etmiştir.  277 civarında eser kalem almıştır. Bu eserler Tıp, Matematik, Astronomi, Metafizik, Siyaset, Psikoloji, Diyalektik, Astroloji ve kehanet vb. dallardadır. 

Halife Memun'un 215/830 da kurduğu Beytül Hikmedeki Bilgin Kaşif ve Mütercimler kadrosu içinde yer almayı da başarmıştır.

Meşşai felsefesinin ilk temsilcisidir.

McCarthy'nin tesbitlerine göre Kindi'nin eserlerinden 17'si Latinceye, 4'ü İbraniceye, modern dönemde ise 5'i Almancaya, 4'ü İtalyancaya, ikişer tanesi de İngilizce ve Fransızcaya tercüme edilmiş; böylece Kindi hem Orta Çağ hem de modern dönem Avrupasında tanınmış ve etkili olmuştur.

Kindi felsefeyi "insan sanatlarının en üstünü ve en değerlisi" olarak görür. Bu disiplini eski Yunan'ın iki büyük filozofu Platon ve Aristoteles'in Arapçaya tercüme edilen eserleri ile Platinus'un Enneadlar adlı kitabını IV-VI. bölümlerinin Esulucya adıyla Arapçaya yapılan çevirisi üzerinden tanımış kendiside aynı konuda İlk Felsefe Üzerine (Kitap fil-felsefetil-ula) adıyla bir eser kaleme almıştır. Kindi Aristoteles'ten etkilenerek "Varlık Metafiziği" ve Platinus'tan esinlenerekte "Birlik Metafiziği" yaptığı söylenebilir.

Kindi felsefe disiplinlerini sınıflandırırken varlık alanlarını dikkate alır.Bilgiye konu olan varlıklar aşağı, orta ve yüksek olmak üzere üçe ayrılır. İnsanında içinde bulunduğu doğal varlıkları konu alan fizik aşağıda, matematik ortada, metafizik ise yüksekte bulunmaktadır. 

Kozmi varlığıda değişen ve değişmeyen şeklinde iki kısma ayıran Kindi'ye göre, fizik  (tabiiyyat) değişen, metafizik (mabadet-tabiiyyat) ise değişmeyen varlıkları araştırır.

"Niçin" sorunusun varlığın gaye sebebini araştırdığını belirten Kindi'ye göre, varlığın gaye sebebide  sebebler sebebi, gerçek ve mutlak sebeb dediği Allah'tır.

Hakikat: Bir şeyin dış dünyadaki nesnel gerçekliği
Mahiyet: Zihindeki tümel kavramı
Hüviyyet: Nesnel gerçekliklerin bellli niteliklerle birbirinden ayrılması

Kindi hakikat ile hüviyyeti birlikte ifade edecek şekilde "inniyyet" terimini kullanmıştır. Buna göre filozof duyularla algılanan nesnelere ve şahıslara ait tikel gerçeklikleri "inniyyet", varlığın akılla idrak edilen cins ve türlerine ilişkin tümel gerçeklikleri de "mahiyet" terimiyle ifade etmiş olmaktadır. 

Ona göre mahiyeti olan her şeyin gerçekliği (inniyyet) vardır.

Platon'un değişim ve dönüşümden uzak gerçeklik olarak gördüğü "idea"ya karşı Aristoteles'in "cevher" kavramını ortaya koymuştur. Kindi'nin "her gerçekliğin altında yatan gerçeklik" (tinetü küllit-tine) olarak adlandırdığı cevher, "kendi kendine yeterli olan, arazlarıtaşıdığı halde kendisi değişmeyen, niteleyen değil nitelenendir". Bir başka deyişle "Cevher, kendi kendine var olan, var olmak için başkasına muhtaç olmayan, değişiklikleri taşıdığı halde özü itibariyle değişmeyen ve bütün kategorilerle nitelenendir."


Kindi'ye göre varlık ve oluşun ilkesi durumundaki heyula(ilk madde) ile suret(form) aynı zamanda güç ve fiilide ifade eder. Salt güç ve imkan halini temsil eden ilk madde çeşitli formları kabul edecek kıvamda olduğu için edilgin/pasif ilke, her çeşit niteliği kabul edip kendisi nitelik olmadığı için  de bir cevherdir.

Evreni bir organizma gibi canlı ve akıllı olduğu fikrini benimseyen Kindi bu anlayışını "bütünüyle kozmik varlığı tam teşekküllü bir canlı gibi tasarlayabilirsin; çünkü o, arasında boşluk bulunmayan tek cisimdir." ifadesiyle dile getirir.

Tarifler Üzerine adlı risalesinde çeşitli felsefe tanımlarına yer vermekle beraber, İlk Felsefe Üzerine  adlı eserinde "felsefe insanın gücü ölçüsünde varlığın hakikatini bilmesidir." şeklindeki tanımı öne çıkarır. Ona göre filozofun amacı hakikati bilmek ve ona göre davranmaktır.

Kindi Nefsin üç ayrı tanımını yapmıştır: 
  • Canlılık yeteneği bulunan ve organı olan doğal bir cismin tamamlanmış hali
  • Güç halinde canlı olan doğal bir cismin ilk yetkinliği
  • Kendiliğinden hareket eden akli (manevi) bir cevher olup bir çok güce sahiptir. 
Bu tanımlardan ilk ikisi Aristoteles'in ruh anlayışını yansıtırken üçüncüsü Pisagor ve Platon'dan bu yana spiritüalistlerin benimsediği bir görüşü ifade etmektedir.

Kindir bilgiyi ifade etmek için El ilm ve El marif tarimlerini kullanmıştır.

Kindi de bilgi teorisini klasik konuları olan bilginin kaynağı , bilginin değeri gibi meselelerle uğraşmış, duyu algıları , akıl , sezgi ve vahiy gibi meselelerin bilgi teorisi ile ilişkisi bağlamında ele almaya çalışmıştır. 

Kindi ilimleri çeşitli açılardan farklı şekillerde sınıflandırmıştır. Kindi ilimleri öncelikle dini ve insani olmak üzer ikiye ayırır:

İnsani İlimler: Felsefenin çatısı altında toplanmış olup biri doğrudan ilim, diğeri başka ilimler için bir alet ve bir başlangıç sayılmak üzere başlıca ikiye ayrılır. Doğrudan İlim olanlar da teorik ve pratik diye ikiye ayrılır. Teorik sayılanlarda altta fizik, ortada psikoloji, üstte metafizik bulunmaktadır. Psikoloji bir yönüyle fizyolojiye bağlı, bir yönüyle de metafiziğe açık olduğundan fizikten metafiziğe geçişe bir aracı ve bir eşik durumundadır. 

Kindi'ye göre Allah nefsi, latif olmayan madde ile latif olan metafizik arasında bir mertebeye koymuştur. Böylece fizikten metafizik bilgiye geçmek mümkün olmaktadır.
Pratik İlimler:  Ahlak ve Siyasetten oluşur. Başka ilimlere giriş için kullanılan araç ilimleri de mantık ve matematik olmak üzere 2 ye ayrılır. Kindi'ye göre aritmetik, geometri, astronomi ve musikiden oluşan matematik ilimleri bilmeyen bir kimse felsefeyi öğrenemez.

Kindi'ye göre Akıl: Varlığın hakikatini kavrayan basit (yalın) cevher.

Kindi, duyu ve akıl dışında sezginin de bir bilgi kaynağı olduğunu savunur. Ona göre arınıp saflaşan nefis (ruh-zihin) doğrudan bilgi edinme imkanına kavuşur ki varlığa ait tüm bilgi formları onda belirmeye başlar. Filozof, nefsin arınmışlık ve saflığı ile doğrudan ve daha net bilgi edinmesi arasında bir doğru orantının bulunduğundan söz ediyorsa  da onun işaret ettiği arınmada, mistik sezgiden farklı olarak arınan nefsin bilgiyle aydınlanması boyutu vardır. Dolayısıyla bir rasyonel sezgiden söz ettiği anlaşılan filozofa göre ruhu ve zihni arınmış olan kişilerin gördüğü rüyalar genellikle doğru çıkar.

Vahyin insan için mümkün, gerekli ve güvenilir bir bilgi kaynağı olduğu fikrini savunarak epistemolojik zeminde temellendiren ilk filozof Kindi'dir.

Varlık Hakkında araştırma ve bilgi edinmek için cevaplanması gereken sorular:
  • Varmı/dır?, 
  • Ne/dir?, 
  • Hangisi/dir?, 
  • Niçin/dir?

İslam Dünyasında Felsefenin Ortaya Çıkışı

FELSEFE Ders Notları 2
Ortaçağ Felsefesi II
İslam Dünyasında Felsefenin Ortaya Çıkışı


İslam dünyasında ilk özgün ve olgun ürünlerini VIII-XIII. yüzyıllar arasında veren özel anlamıyla "felsefe" çalışmaları başlamadan önce, özünde İslam dininin inanç, ahlak ve hukuk ilkeleri temelinde ilmi ve fikri tartışmaların yapılageldiği bilinmektedir. Fert ve toplum hayatını ilgilendiren gerek dinî ve ahlaki, gerekse hukuki, sosyal ve siyasi her türden problemin doğrudan Hz. Peygamber tarafından çözüme kavuşturulduğu mutluluk çağındaki inanç ve fikir birliği, onun irtihaliyle birlikte, yerini başta hilafet meselesi olmak üzere büyük günah, kader ve irade hürriyeti vb. birçok probleme bırakmıştı. Ayrıca büyük bir hız ve başarıyla gerçekleşen fetihlerle daha ikinci halife Hz. Ömer döneminde İslam'ın Irak, Suriye, Filistin ve Mısır'ı da içine alan geniş bir coğrafyaya yayılması, Müslümanların çok farklı inanç ve kültür çevreleriyle tanışmalarını sağlamış, bu da bazı önemli gelişmeleri beraberinde getirmişti.

İlk Ciddi Tartışma: İlk Ciddi Tartışma ve Görüş ayrılığı siyasi olup Hz. Peygamberin vefatı üzerinde yerine kimin halife olacağı konusudur. 

Kelam: İslam dininin inaç ilkelerini sistemli ve rasyonel bir şekilde  temellendirme, yabancı kültürlerin etkisiyle ortaya çıkan ve toplum hayatında olumsuzluklara  yol açma tehlikesi barındıran bidatları etkisiz kılma, İslam'a yöneltilen eleştirileri cevaplandırma işlevini üstlenen bir düşünce hareketidir.

Kelamcıların Asıl Amacı: İslam inançlarını akli temellere dayandırmak ve açıklamalara kavuşturmak.

Kelamcıların Güvenilir Bilgi Kaynakları: Sağlıklı çalışan duyular, yöntemlice işletilen akıl ve nesnesiyle örtüşen/uyumlu doğru haber. Aklın bilgi kaynağı oluşunu açıklarlarken apriori bilgiyi "bedihiyyat/apaçık", "evveliyyat/önsel" ve "zaruriyyat/zorunlu" terimleriyle ifade eden kelamcılar, "nazar" adını verdikleri akıl yürütmenin "talil/tümdengelim" ve "istikra/tümevarım" olmak üzere iki şeklinden sözederler. Kelamcıların üçüncü güvenilir bilgi kaynağı olarak gördükleri "sadık/doğru" haber'in de "mütevatir haber" ve "ilahi vahiy" olmak üzere iki türü vardır.

Kelamcıların tartıştıkları önemli konulardan birisi olan "büyük günah" veya "iman-amel ilişkisi" konusuna yaklaşımlarıyla Hariciler ve Mürcie  iki aşırı uçta yer alırken, Mutezile ve Ehl-i Sünnet  probleme daha ılımlı ve dengeli bir  şekilde yaklaşmışlardır.

Haricilere göre İman ve Amel: İmanın bir parçası olup büyük günah işleyen kimse imanını yitirmiş ve dinden çıkmış demektir.

Mürcie göre İman ve Amel: İman ile Amel ayrı şeylerdir. Kişi mümin olduğunu söylediği sürece işlediği büyük günahlara bakarak onun dinden çıktığı söylenemez.

Kader ve İrade özgürlüğü meselesinde problemi insanın sorumluluğu bağlamında irdeleyen Kaderiyye yaptığı fiiller konusunda insanın irade ve güç sahibi olduğu ve kendi fiilini kendisinin yarattığını dolayısıyla onu sunurlayıp yönlendirecek bir "kader" den söz edilemeyeceğini savunur.

Cebriyye ise Allah'ın mutlak ilim, irade ve yaratıcı kudretiyle çizdiği kader planı karşısında insanın hiçbir irade ve gücünün olmadığını ileri sürmüştür.

Kaderiyye ve Cebriyye arasında yer alan Mutezile insanın kendi fiillerini gerçekleştireceği irade ve kudreti Allah'ın ona verdiğini ancak onun bu irade ve gücü hangi şekilde kullanacağını da ezeli bilgisiyle kuşattığını söylemiştir.

Ehl-i Sünnet'in iki büyük okulundan biri olan Eşariyye, insanın bütün fiillerinin Allah tarafından bilindiği takdir edilip yaratıldığı görüşündedir. Fakat Eşariyyeye göre insanın yaptıklarından sorumlu olmasını sağlayan bir "cüz-i irade"si bulunmaktadır.

Zühd ve Ahlak Hareketi: Ebu Zerril Gıfari ve ikinci nesilden Hasan el-Basri tarafından temsil edilen ve giderek nazari/teorik bir boyut kazanan bir harekettir. Bu ahlak hareketi VII.yüzyılın ortalarından itibaren tasavvuf adıyla anılmaya mensuplarınada sufi ve mutasavvıf denilmeye başlandı.

Tasavvuf: Ekonomik zenginleşmeye tepki olarak ortaya çıkmıştır. Pek çok tanımı olan tasavvuf riyazet/maddi ilgilerin azaltılması ve tefekkür/Allah'ı anıp düşünmek suretiyle nefis tasfiyesini/iç arınmayı gerçekleştirip yüksek ahlak sahibi olmayı keşif ve ilham yoluyla hakikatin bilgisine ermeyi amaçlayan bir harekettir.

Kelam ve Tasavvufun ortaya çıkışıyla paralellik gösteren bir diğer harakette "Tercüme Hareketi"nin başlamasıdır. Artan eserlerin sığmaması nedeniyle Hizanetül Hikme halife Memun döneminde genişletilerek Beytülhikme (Felsefe Evi) adıyla anılan bağımsız bir kuruma dönüştürülmüştür. 

Dehriyye: Alemin ezeli olduğunu, bir yaratıcısının bulunmadığını ileri süren dehriyye adını "başlangıcı ve sonu olmayan zaman" anlamındaki "dehr" kelimesinden alan materyalist ve ateist bir felsefe ekolüdür. Dehri felsefesinin en önemli temsilcisi İbnül Ravendi'dir.

Tabiiyye (Tabiatçı Felsefe): Deist bir yaklaşımı esas alan tabiatçı ekol, yaratıcı kudret olarak Tanrı'nın varlığını kabul ettiği halde peygamberlik ve din kurumunu reddeder. En önemli temsilcileri:  İslam bilim ve düşünce tarihinde kimyanın kurucusu olarak adılan  Cabir bin Hayyan ve Hekim ve Kimyacı olan Ebu Bekir Razi'dir.

Ebu Bekir Razi Alemin varoluşunu "beş ezeli ilke" (el kudemaül-hamse) adını verdiği Yaratıcı (Tanrı), Nefis (Ruh), Heyula (Madde), Hala (Mekan) ve Dehr (Zaman) kavramlarıyla açıklayan Razi akıl gücü ve adalet duygusu sayesinde iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin, faydalı-zararlı ayırımını yapabilecek donanımda ve eşit konumda yaratılan insanların bir peygamber rehberliğine ihtiyaç duymayacağını ileri sürerek din kurumunu gereksiz ve anlamsız bulmakta ayrıca birçok çatışma ve savaşın nedeni olarakta dini göstermektedir.

Meşşaiyye: İslam düşünce tarihinin en geniş kadroya ve en yaygın etkiye sahip olan felsefe ekolü Aristocu geleneği sürdürmüştür. Kindi, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi çok tanınan filozofların temsil ettiği bu ekol, Aristo'nun Arapçaya çevrilen kitaplarının yanısıra onun Yeni Eflatuncu yorumcuları tarafından yazılan şerhlerinden ve Aristo'ya maledilen sahte eserlerden de önemli ölçüde yararlanmıştır. Eflatun'un Arapçaya çevrilen yedi eserinide kullanan Meşşai Filozoflar daima Eflatun ile Aristo felsefelerini uzlaştırma çabası içerisinde olmuşlardır. Bunun tek istisnası en büyük Aristo yorumcusu İbn Rüşd'dür.

Hepsi de akılcı/rasyonalist olan meşşai filozofları vahiy, peygamberlik ve din olgusunu tanıdıklarından felsefe ile dinin uzlaştırılabileceğini savunmuşlardır.

İhvan-ı Safa: İhvan-ı Safa (Temizlik Kardeşleri) Basra merkezli gizli, gizemli bir ansikolopedist felsefe cemiyetidir. 51 risaleden oluşan bir eser yazmışlardır; Bu eser "Resail" veya "Resailu İhvani's-Safa" olarak bilinir. Amaçları bilinmemektedir. Batıni-İsmaili eğilimler taşımışlardır. Cehalet, batıl inanç ve sapkın fikirlerle kirletildiğini düşündükleri dinin ancak felsefe ile temizlenebileceğini savunan İhvan-ı Safa, insanlığın kurtuluş huzur ve mutluluğunu felsefeleşmiş din ile sağlanabileceğini ileri sürer.

İşrakiyye: XII.yüzyılın sonlarına doğru Şehabettin Sühreverdi tarafından kurulan ekol mantıki kanıtlama ve akıl yürütmenin gerçek bilgiye ulaştıramayacağı hakikatin ancak mistik tecrübe yöntemiyle bilineceğini ileri sürmüştür. Aristocu meşşailere karşı Eflatuncu bir sistem geliştiren Sühreverdi, İbn Sina ve İbn Tufeyl'in eserlerin yararlanmıştır. Ayrıca hermetik ve gnostik geleneklerden de beslenmiştir. Hikmet-ül İşrak adlı eserinde uzun süre uğraştığı bilgi sorununu ancak rüyasında Aristo'nun "çözüme nesneler dünyasında değil kendi öznel dünyasında araması ve özüne dönmesi gerektiğini" ne dair tavsiyesi sayesinde çözdüğünü anlatır. Sühreverdi felsefe ile tasavvufu kaynaştırıp özdeş hale getirmeyi amaçlıyordu.

İbnül Arabi'nin büyük yankılar uyandıran Sistemi: Vahdet-i Vucud ve Tecelli Nazariyesi

Gazzaliden önce kelamcılara Mütekaddimin denirdi.

İlk İslam Filozofu El-Kindi'dir.

Kelamın bir düşünce akımı olarak ortaya çıkması Halife Harun Reşit dönemindedir.

İslam felsefesi tarihinde saf Aristocu olarak bilinen filozof İbn Rüşd'dür.

İslam dünyasında toplumun ihtiyaçları doğrultusunda yapılan ilk tercümeler Tıp alanındadır.

Trop Adcılığı

FELSEFE Ders Notları 2
Metafizik
Trop Adcılığı


Trop: "yinelenemez tikel özellik" Her trop bir ve yalnız bir tek somut nesne tarafından dolaysız olarak taşınan, yani yinelenemez olan bir belirlenmiş özelliktir. Bir tropu taşıyan somut nesneye tropun taşıyıcısı diyoruz. Tropun ise taşıyıcısının içinde olduğunu söylüyoruz. Tropların var olup olmadıkları ise uzun süreden beri tartışma konusu olmayı sürdürüyor.

Troplar her türlü özellik gibi tekli trop ve çoklu trop olmak üzere ikiye ayrılır. Tekli tropa nitelik tropu, çoklu tropa bağıntı tropu diyoruz. Her nitelik tropunun bir ve yalnız bir taşıyıcısı olmasına karşılık, her bağıntı tropunun birden çok sayıda taşıyıcısı vardır.

Sıkı trop Adcılığına göre, "Bu kalem yeşildir" önermesinden nitelik yükleminin elenmesi ile elde edilen önerme:  "Bu kalemin yeşilliği vardır"

Trop Kuramları: Trop kategorisini temel kategori sayan kuramlardır. Trop kategorisinin yanı sıra tümel özellikleride temel kategori sayan kuramlara Gerçekçi Trop Kuramları, tümel özellikleri temel kategorileri arasında saymayanlara da Adcı Trop Kuramları diyoruz.

Sıkı Trop Adcılığı: Temel ontolojik ilişkisi somut nesne ile trop arasındaki Dolaysız Taşıma İlişkisidir. Sıkı Trop Adcılığına göre, "Acılık bir tattır" önermesinin metafizik açıklayıcısı "Acı olan her somut nesnenin acılığı bir tattır"dır. 

Sıkı Trop Adcılığında günlük dilin özne-yüklem önermelerinin içinde geçen özellik adları elenir, yani bu önermeler, içinde özellik adları geçmeyen başka önermelere dönüştürülür.

Örnek: Sıkı Trop Adcılığına göre "Sokrates beyazdır" önermesinin metafizik açıklayıcısı "Sokrates, "Sokrates'in beyazlığı" tropunu dolaysız olarak taşır"

Trop Kümesi Adcılığının Temel Kategorileri: Somut Nesne, Trop ve Küme. Bu adcılıkta tümel özelliklerin işlevini ya  doğal trop kümeleri ya da trop benzerliği kümeleri görür. Buna göre Trop Kümesi Adcılığının iki temel çeşidi vardır: Doğal Trop Kümesi Adcılığı ve Benzerlik Kümesi Adcılığı.

Doğal Trop Kümesi Adcılığı: Bu adcılık çeşidinin temel kategorileri: Somut Nesne, Trop, Küme, Doğal Nesne-Kümesi ve Doğal Trop-Kümesi kategorileridir. Bunların dışında temel ontolojik ilişki ve türetilmiş kategori yoktur. Bu Kuram Doğal Küme Adcılığının bir uzantısı sayılabilir. Nesne türü gösteren yüklem ve adlar, doğal küme adcılığında olduğu gibi, bu kuramda da doğal nesne kümelerini gösterir.

Trop-Benzerliği Kümesi Adcılığı: Temel kategorileri; Somut Nesne, Trop, Küme ve Doğal Nesne-Kümesi kategorileridir.Temel ontolojik ilişkileri ise dereceli trop-benzerliği ilişkileridir. Bunun dışında bu kuramda türetilmiş kategori olarak trop benzerliği kümeleri kategorisi vardır. Bu kuramda bir bakıma Benzerlik Adcılığının bir uzantısı sayılabilir. Nesne türü gösteren yüklem ve adlar, Benzerlik Adcılığında olduğu gibi, bu kuramda da birer benzerlik kümesini gösterirler.

Dereceli Trop Benzerliği İlişkileri
Farklı benzerlik kuvveti derecesinden olan troplar arası temel trop-benzerliği ilişkileri vardır. En kuvvetli dereceden olan trop-benzerliği ilişkisi'ne Tam Benzerlik İlişkisi, diğer derecelerden olanlarına da Tam Olmayan Benzerlik İlişkisi diyoruz. Gerek tam gerek tam olmayan benzerlik ilişkileri troplar arasında yansımalı ve bakışımlı olan ikili ilişkilerdir. Tam Benzerlik ilişkisi ayrıca geçişlidir. Tam Olmayan Benzerlik İlişkisi ise genellikle geçişli değildir.

Tümellere İlişkin Kavramcı ve Adcı Kuramlar

FELSEFE Ders Notları 2
Metafizik
Tümellere İlişkin Kavramcı ve Adcı Kuramlar


Kavramcılık: Tümellerin zihnin dışında bulunmayıp ancak zihnin içinde kavram olarak varolduğunu ileri süren görüştür.

Bir yüklemin kaplamı, o yüklemin gösterdiği kavramı örnekleyen ya da taşıyan somut nesnelerin kümesidir.

Örnekleyenleri olabilen bir kavrama tür kavramı denir.
Taşıyıcıları olabilen bir kavrama özellik kavramı denir.

Örnekleri somut nesne olan tür kavramlarına nesne türü kavramı denir.

Örnekleyenleri özellik olan tür kavramlarına özellik türü kavramı denir.

Kavramcılığın Olumlu Yönleri:
  • Kavramcı kuramlardaki kavramlar, gerçekçi kuramlarda zihinden bağımsız tümellerin metafizik işlevlerini yerine getirir
  • Gerçekci kuramlardaki tümellerden farklı olarak zihin dışında değil zihin içinde bulunurlar.
  • Zihin içinde bulunan tümellerin bilgisi, bunların akılla kavranmasına dayanır.
  • Kavramların kendileri salt akılla bilinmesine karşın bunların kaplamlarının bilgisi akılla birlikte gözlem ve deneye  de bağlıdır.
  • Uzay-zaman içinde yer almayan ve zihin dışında bulunan tümellerin akılla kavranması gerçekçi kuramlar için bir sorun olmuştur.
Kavramcılığın Olumsuz Yönleri:
  • Tümellerin zihin dışında değil yalnız zihin içinde bulunmalarıdır.
  • Kavramcı kuramların nesnel bir metafizik olması için, aynı kavramların farklı zihinlerin içinde varolabilmeleri gereklidir.
  • Nesnelliği araştırmak iin sözü geçen üçüncü temel ontolojik ilişki olan kavramların zihinde varolma ilişkisini incelemek gerekir.
  • Kavram tümel olmakla birlikte zihinden bağımsız varolabilen birşey olmadığına göre zihin içinde yer alan birşey, başka bir deyişle bir zihin içeriği olmalıdır.
Adcı Kuramlar: Tümellerin varlığını kabul etmeyen kuramlardır. Bir kısmında tümellere yer verilmediği gibi onların işlevini görecek türetilmiş bir kategoriyede yer verilmez. İki çeşidi vardır: Sıkı Adcılık ve Yüklem Adcılığı. Diğer gruptan olan adcı kuramlarda ise tümeller temel kategori sayılmaz ama onların ontolojik işlevini gören türetilmiş bir kategori ortaya konur. Bu tür kuramların ise doğal küme adcılığı ve benzerlik adcılığı olmak üzere iki biçimi vardır.

Sıkı Adcılık: Bu kuramda kabul edilen tek temel ontoloik kategori "somut nesne" kategorisidir. Temel ontolojik ilişkisi yoktur. Bu kuramda "Ahmet İnsandır", "Ahmet Kumraldır", "Ahmet Koşuyor" ve "Bu Karanfil Pempedir" gibi yalın sağduyusal bilgi ileten özne-yüklem önermeleri temel önermelerdir. Öznesi somut nesne gösteren, yüklemi ise yalnız somut nesnelere uygulanabilen özne-yüklem önermelerine temel önerme denir. Sıkı Adcılıkta doğru olan temel önermelerin metafizik açıklanmaya gereksinmesi olmadığı için, bu önermelerin kendileri metafizikçe temel önermelerdir.

Sıkı Adcılığın Temel Savı : İndirgenemez özne-yüklem önermelerinin bulunmadığını savlayan sıkı adcılıkta, öznesi soyut tekil  terim olan özne-yüklem önermeleri indirgenememektedir.

Hiçbir temel ontolojik ilişkiye yer vermemesi sıkı adcılığın önemli bir özelliğidir.

Yüklem Adcılığı: Sıkı Adcılıkta olduğu gibi, tek temel ontolojik kategori nesne kategorisidir. Bu kuramda sıkı adcılıktan farklı olarak bir temel ontolojik ilişkinin işlevini gören, dilin yüklemleri ile somut nesneler arasında uygulama ilişkisi vardır.

Doğal Küme Adcılığı: Kuramın temel kategorileri Somut Nesne, Soyut Küme ile Doğal Küme kategorileridir. Bu kuramda tümellerin işlevini gören, bu tümellerin kaplamlarıdır. Eğer tümel bir nesne türü ise, o tümelin kaplamı o nesne türünün örnekleyenleri olan somut nesnelerin kümesi demektir. Tümel bir özellik türü ise iki türlü kaplamı vardır. Biri o özellik türünün örnekleyenlerini oluşturan belirlenmişlerin kümesi demektir. İkincisi ise o özellik türünü dolaylı taşıyan somut nesnelerin kümesi demektir. Burada sözkonusu doğal kümeler, yalnız somut nesneler olan kaplamlardır.

Benzerlik Adcılığı: Kuramın temel kategorileri somut nesne kategorisi ile küme kategorisi, temel ontolojik ilişkisi ise somut nesneler arasındaki benzerlik ilişkisidir.

Benzerlik Kümeleri: Benzerlik adcılığı kuramında tümellerin işlevini gören, öğeleri benzerlik ilişkisine dayanarak tanımlanmaya çalışılan benzer somut nesne kümeleridir. Bu kümelerin bütün öğelerinin en az bir ortak özelliği olması beklenir. Bunlara benzerlik kümeleri denir.

Benzerlik Adcılığı Kuramının Ana Görevi: Her bir yüklemin ve somut tekil terim olmayan öznenin gösterdiği benzerlik kümesini belirlemektir.

Benzerlik Adcılığı kuramının temel güçlüklerinden biri, özellikleri açıklamak için ihtiyaç duyduğu benzerlik kümelerini tanımlamaktır.

Benzerlik Adcılığının olumsuz yanı, benzerlik dairelerinin hangilerinin benzerlik kümesi olduğunu belirleyen bir ölçütün bulunamaması, başka bir deyişle sezgisel olan benzerlik kümesinin biçimsel bir tanımının verilememesidir.

Tümellere İlişkin Gerçekci Kuramlar

FELSEFE Ders Notları 2
Metafizik
Tümellere İlişkin Gerçekci Kuramlar


Tümellerin varlığı konusunda gerçekci (realist), kavramcı (konseptüalist) ve adcı (nominalist) denilen üç ana görüş ortaya konmuştur. 
  • Gerçekçi görüşte tümeller zihinden bağımsız  olarak varolan dil dışı soyut  şeylerdir. 
  • Kavramcı  görüşte tümeller zihnin  dışında varolmayan ancak zihnin  içinde kavram olarak varolan şeylerdir. 
  • Adcı metafizik kuramlarda ise tümellerin dil dışı varlığı yadsınır.
Yüklemi mantıksal değişmez olmayan çoklu özne-yüklem önermelerine şu örnekleri verebiliriz:

Everest dağı ağrı dağından yüksektir.
2-li özne yüklem önermesi vardır. Yüklemi "daha yüksek"

Eskişehir, ankara ile İstanbul arasındadır.
3-lü özne-yüklem önermesi vardır. Yüklemi "arasında"

Önermelerin Metafizik Açıklaması: Bir önermenin hangi varlıklar tarafından nasıl doğru kılındığını belirleyen önermedir.

Örnek: Ahmet insandır. Ahmet'in insan türüne ait olması, Ahmet'in insan olma durumunun gerçek olduğunun, Ahmet'in insan olduğunun ve "Ahmet insandır" önermesinin doğru olduğunun bir metafizik açıklamasıdır.

Platon'un idealar kuramında iki kategori ile ilkel olan bir temel ontolojik ilişki vardır. Kategorilerden biri çıplak gözle gözlemlenebilen tam somut nesnelerin oluşturduğu tikel kategorisi, kısaca duyumsanan kategorisi, öbürü de tümellerden oluşan, dil dışı, zihin dışı ve tikellerden ayrı ve bağımsız olarak varolan idea (eidos) kategorisidir.

Örneğin: Ayşe, Belgin, Ahmet, Behçet gibi tek tek insanlar, önümdeki kırmızı elma, önümdeki kaya parçası vb. şeyler duyumsanan kategorisine girer.
Büyüklük, İyilik, Güzellik, İnsanlık vb şeyler İdea kategorisine girer.

Temel ontolojik ilişkiye ise pay alma ilişkisi denir. Bu ilişki herhangi bir sayıda şey ile bir idea arasında bir ilişkidir. Örneğin: Ayşe ile Belgin Güzellik ve İnsanlık İdeasından, Ayşe, Belgin, Ahmet ve Behçet ise İyilik  ve İnsanlık ideasından pay alırlar.

Platon'a göre, duyumsanan kategorisine ait olan şeyler gerçek olmayıp görünüş dünyasını oluştururlar. İdealar ise gerçek dünyayı oluşturur.  Duyumsanan şeyler genellikle zaman içinde değişirler, bu nedenle zaman içinde farklı zamanlarda karşıt özellikler taşırlar.

Duyumsananlar ile İdealar arasındaki pay alma ilişkisi çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. İki farklı yorumu vardır. Bunlar: Pasta Yorumu ve Benzeme Modeli'dir.

İdealar Kuramının Aksiyomları

Aksiyom 1 - Teklik Aksiyomu: "B" gibi bir yüklemin gösterdiği bir ve yalnız bir tek B-lik İdeası vardır. Bu İdea'ya B'nin kendisi denir.
Aksiyom 2 - Ayırma Aksiyomu: A şeyi B-lik ideasından pay alır ise, B-lik İdeası A şeyinden ayrıdır, dolayısıyla onunla özdeş değildir.

Aksiyom 3a - Metafizik Neden Aksiyomu: "B" yüklemi, B-lik ideasından farklı A gibi bir şeye uygulanır ise, A şeyinin B olduğu olgusunun metafizik nedeni A şeyinin "B" yükleminin gösterdiği tek B-lik ideasından pay aldığı olgusudur.

Aksiyom 3b - Metafizik Açıklama Aksiyomu: "B" yüklemi, B-lik ideasından farklı A gibi bir şeye uygulanır ise, A,B dir. önermesinin doğru olduğunun metafizik açıklayıcısı A şeyinin "B" yükleminin gösterdiği tek B-lik ideasından pay alır önermesidir.

Aksiyom 4a - Çoğun-Üzerinde-Bir Aksiyomu: Çokluğa ilişkin metafizik neden aksiyomudur.

Aksiyom 4b - Çoğun-Üzerinde-Bir Aksiyomu: Çokluğa ilişkin metafizik açıklama aksiyomudur.

Aksiyom 5 - Kendine-Uygulama Aksiyomu: "B" yüklemi, göstediği B-lik ideasına uygulanır.

Aksiyom 6 - Saflık Aksiyomu: B-lik bir idea ve "C" bir yüklem olduğunda, "C" yüklemi ile "C" yükleminin karşıtı olan yüklem B-lik ideasına birlikte uygulanamaz.

Aksiyom 7 Birlik Aksiyomu:  Her idea birdir. (İdealar sayılabilir şeylerdir.)

Üçüncü Adam Çıkarımı: Aksiyomlarla belirlenen Platon'un idealar kuramı, Platon'un kendisinin de Parmenides diyalogunda tartıştığı gibi çeşitli güçlüklere yol açar. Bunlardan biri sonsuz gerilemeye yol açan ve daha sonraları Aristoteles tarafından "Üçüncü Adam Çıkarımı" olarak adlandırılmış olan güçlüktür. İdealar kuramının özne-yüklem önermelerinin doğruluğunun metafizik açıklamasını engeller.

Aristoteles'in Kategoriler adlı eserindeki metafizik kuramı, söyleme ile içinde olma denilen iki temel ilişkiye dayanır. Bu iki ilişki yardımıyla nesne, nesne türü, tikel özellik ve özellik türü diye adlandırılan dört ontolojik kategori tanımlamıştır.

Aristoteles on kategoriye dağıtılmış olan tümelleri TOPIKA adlı kitabında dör çeşide ayırmıştır:
  • Tözsel Tümeller (ikincil tözler)
  • Ayırıcı Özellikler
  • Türe Özgü Özellikler
  • İlineksel Özellikler
Aristoteles bütün varlıkları on kategoriye ayırıp nesne ile nes türlerini töz diye bir kategori altında toplamış, nesnelere birincil töz (örneğin Sokrates), nesne türlerine ikincil töz (örneğin insan), demiştir. Birincil tözler tikel, ikincil tözler ise tümeldir.

Geri kalan varlıkları, yani özellikleri, dokuz ayrı kategoriye ayırmıştır:
  • Nicelik (Ağırlık)
  • Nitelik (Beyazlık)
  • Görelik (Daha Uzun)
  • Yer (Çarşıda)
  • Zaman (Dün)
  • Durum (Oturur olmak)
  • İyelik (Ayakkabılı)
  • Etkinlik (Okumak)
  • Edilgenlik (Saç Kestirmek)
Tözsel Tümeller: Tüm örnekleyenleri birincil töz olan türlerdir.

Bir türün sahip olduğu türe özgü özellikler, o türün bütün örnekleyenlerinin ve yalnız onların her zaman doğal olarak taşıdığı özellikler demektir.

B gibi bir özelliğin A nesnesinin ilineksel özelliği olması A'nın B'yi taşımasının da taşımamasınında olanaklı olması demektir.

İdealar Kuramında Güçlüklerin Çözümü

Üçüncü Adam Çıkarımının Çözümü: Çıkarımdaki sonsuz gerilem, Platon'un Kendine Uygulama Aksiyomunun, Aristoteles'in kuramında geçersiz olması ile önlenir.
Bütün-Parça İkileminin Çözümü: Bu ikilem Pay Alma'nın Pasta Modelinden kaynaklanır. Bir şeyin bir türe ait olması yani türün o şey için söylenmesi türün o şeyin bir parçası olması değildir. Örneğin: Adam türü ona ait olan Sokrates'in bir parçası olamaz. Böylece ikilemin ortaya çıkmadığını görürüz.

Benzeme Modelinin Yol Açtığı Sonsuz Gerilemenin Çözümü: Bu modelde bir şeyin bir ideadan pay alması, o şeyin ideaya benzemesi demektir. Modelin yol açtığı sonsuz gerileme, Benzeme ilişkisinin bakışımlı olmasından kaynaklanır. Oysa Pay Almanın karşılığı olan Ait Olma ya da Sahip Olma bakışımlı değildir.

Platon'un İdealar Kuramı ve Aristoteles'in Tözsel ve Tözsel Olmayan Tümeller Kuramı, gerçekçi tümeller kuramlarının en önemli iki örneğidir.

Bunlardan farklı olarak birçok gerçekçi tümel kuramları ortaya konmuştur.Gerçekçi tümel kuramları Platoncu ve Aristotelesci olmak üzere  ikiye ayrılır. Platoncu kuramlarda hiç bir örnekleyeni veya taşıyıcısı varlık olmayan tümeller bulunurken, Aristotelesci kuramlarda her tümelin örnekleyenleri ve taşıyıcıları bulunur.

"ÇALIŞKANLIK BİR ERDEMDİR."  gibi bazı özne-yüklem önermelerinin metafizik açıklamasının, salt somut nesnelere ilişkin önermelere çevrilemediği için, gerçekçi tümel kuramlarına dayanmadan, yani tümellerin varlığını kabul etmeden, yapılamayacağı savunulabilir. Bu gerçekçi tümel kuramlarının en olumluı yönüdür.

Gerçekci tümel kuramlarına yapılan en yaygın eleştiri "Ockhamlı'nın Usturası" diye anılan ontolojik tutumluluk ilkesine aykırı olmasıdır. Bu ilke "metafizik kuramlarda gereğinden fazla şeylerin varlığını kabul etmeme" ilkesidir.

Gerçekci Tümel Kuramların Olumsuz Yönleri
  • Russel Paradoksu
  • Sonsuz Gerileme Sorunları
  • 1-li Özelliğe ilişkin Sonsuz Gerileme
  • 2-li Özelliğe ilişkin Sonsuz Gerileme

Ontolojik Kategoriler

FELSEFE Ders Notları 2
Metafizik
Ontolojik Kategoriler


Metafizik: "Metafizik" teriminin kökeni eski Yunanca "sonra" ya da "ötesi" anlamına gelen "meta" ön eki ile "doğa"  ya da "fizik" anlamına gelen "phusis" sözcüğüne dayanmaktadır.

"Metafizik" (metaphysica) terimi, "ta meta ta physika biblia", yani "fizik üzerine yazılan notlardan sonra gelen notlar" ifadesi, ilk kez Rodoslu Andronikos tarafından Aristoteles'in bir kısmını "ilk felsefe" olarak nitelendirdiği yazılarından oluşan derlemeyi adlandırmak için kullanılmıştır. 

Metafiziğin Konusu: Ontoloji anlamındaki metafiziğin konusu varolan ve varolabilen şeylerin tümüdür. Bütün şeylerin ontolojik kategori, kısaca kategori, denilen en üst türlerinden oluştuğunu söyleyebiliriz. Bu ketegorilerin en önemlileri arasında nesne ile özellik kategorilerini gösterebiliriz. 

Varlıkbilim anlamındaki metafiziğin konusu varolan ve varolabilen şeylerin türüdür.

Özel bilimlerde, bu bilimlerin konusu olan şeylerin varlığı sorgulanmadan o bilimin örtük  öndayanağı olarak tartışmasız  kabul  edilir.  

Özel Metafizik Alanları: 
  • Rasyonel Kozmoloji - Fiziksel Nesne Kategorisi - Salt Akıllla inceler.
  • Rasyonel Teoloji - Tanrı'yı vahiy yoluyla değil Salt Akılla inceler.
  • Rasyonel Psikoloji  - Zihinsel Nesne Kategorisi - Salt Akılla inceler.
Metafizikte Kuramın Temel Kategorileri: Metafizikte ise  konusunu oluşturan kategorilere ait şeylerin  varlığı bir öndayanak olarak kabul  edilmeyip bu şeylerin  varolup olmadığı  bir metafizik kuram  çerçevesinde dizgesel (sistemsel) olarak irdelenir. 

Temel kategoriler yardımıyla tanımlanabilen kategorilere kuramın türetilmiş kategorileri denir.

Metafiziğin Amaçları: 
  • Varolan, varolabilen  bütün şeyleri kategorilere ayırıp aralarındaki temel ilişkileri ortaya koymak,
  • Bu kategorilerden hangilerine ait şeylerin varolup varolmadığını araştırmak,
  • Varolduğu gösterilmiş kategorilerin hangilerinin temel kategori olduğunu saptamak,
  • Varolduğu gösterilmiş fakat temel kategori olmayan kategorileri temel kategorilere indirgemek,
  • Bu amaçlara ulaşılırken karşılaşılan problemleri ortaya koymak ve çözüm önerisi getirmek,
  • Bu amaçları yerine getiren doğru metafizik önermelerden oluşan doyurucu metafizik kuram ortaya koymak.
Metafizik önermelerin yapısını açıklamak için önce analitik ve sentetik önermeler ile a priori ve aposteriori önermeler arasındaki farklar ortaya koyulur.

Sentetik ve Doğru Önermeler a priori ve aposteriori olmak üzere ikiye ayrılır.

"Bir önerme a priori doğrudur" demek "bu önermenin doğru olduğunu gözlem ve deneyden bağımsız olarak tek başına akılla bilinebilir" demektir.

"Bir önerme a posteriori doğrudur" demek "bu önerme doğrudur fakat a priori değildir" demek, yani "bu önermenin doğru olduğu tek başına akılla değil gözlem ve deney ile bilinebilir" demektir.

Bu durumda bütün doğru önermeler üç türe ayrılır:
  1. Analitik a priori doğrular
  2. Sentetik a posteriori doğrular
  3. Sentetik a priori doğrular
Bir önerme için "sentetik doğrudur" demek "Bu önerme doğrudur ancak analitik değildir." demektir.

Metafizik Öndayanakların Nitelikleri
  • Sağduyu ve sezgilerimizden kaynaklanan, kuşku duyulmayıp kesin sayılan kanılardır.
  • Örtük, tam bilincine varılmayan, tam olarak dile getirilemeyen kanılardır. 
  • Doğru olup olmadıkları biçimsel ve deneysel bilimlerin yöntemleriyle sınanamazlar.
  • Kategorilere ilişkin varlık iddialarımızı dile getirirler.
  • Gerek gün yaşantının gerekse bilimsel bilgilerin öndayanaklarını oluştururlar.
  • Bunlar geniş ölçüde insanların ortak kanıları sayılabilmekle birlikte kişiden kişiye bazı değişiklikler gösterebilirler.
  • Bu kanılar arasında tam bir uyum ve tutarlılık olmadığından dizgesel bir bütün oluşturmazlar.
Türün Kaplamı: Bir türün varolan örnekleyenlerinin kümesine o türün kaplamı denir.

Bir şeyi örnekleyen şeye  (tek başına) örnekleyen, örnekleyeni olduğu şeye de (tek başına) tür denir.

Olanaklı Kaplam: Bir türün tüm örnekleyenlerinin kümesine o türün  olanaklı kaplamı denir. Herhangi bir türün olanaklı kaplamı boş küme değildir, birden çok sayıda öğesi bulunur.

Tümel: Varolan veya olanaklı örnekleyeni bulunan bir şeydir.
Tikel: Varolan veya olanaklı örnekleyeni bulunmayan şeydir.

Buna göre tümeller cinsler ve türler, tikeller ise bunların örnekleyenleridir.

Yinelenebilen Tikel Özellikler: Birden çok sayıda şey tarafından taşınabilen özellikler.
Yinelenemeyen Tikel Özellikler:  Yalnız bir şey tarafından taşınabilen özellikler.

Tikel Özellik: Bir şey tarafından taşınan şeydir.
Tümel  Özellik: Örnekleyeni tikel özellik olan tümeldir.

Nesne: Hiçbir örnekleyeni ve hiçbir taşıyanı olmayan şeydir. Bazı şeyleri örnekleyen ve bazı şeyleri taşıyan şeydir. Nesne türü ise bütün örnekleyenleri nesne olan tümeldir.

Dolaylı Taşıma: Tikel özellikler, onları taşıyan nesneler ile örneklendikleri tümel özellikleri (yani özellik türleri) arasında bir ilişki kurar. Bu ilişkiye dolaylı taşıma denir.

Tümeller, yani nesne türleri ile özellik türleri uzay/zaman içinde yer almazlar. Bazı tümellerin örnekleyenleri yani bazı nesne ve bazı tikel özellikler uzay/zaman içinde yer alırlar.

Örnek: Kırmızı elma ile bu elmanın kırmızı tonu  belli bir uzay/zaman bölgesini kaplar. Ama bunu elma nesne türü ile kırmızılık özellik türü için söyleyemeyiz. Uzay/zaman içinde yer almayan bütün şeylere ister tümel ister tikel olsun soyut şeyler denir. Buna göre bütün tümellerin soyut şeyler olduğunu söyleyebiliriz.

Olay Kategorisi: Olay ortaya çıkan şey demektir. Olaylar üç öğe ile ayırt edilir:
  • Bir veya birden çok sayıda somut nesne
  • Belli bir zaman veya uzay bölgesi
  • Sözü geçen nesnelerin o zaman ve uzay bölgesinde taşıdıkları özellik veya özellikler
Bu üç öğeyi gözönünde tutarak olayları  yalın olaylar ve karmaşık olaylar  olarak iki olay türüne ayırabiliriz.  

Fiziksel Yalın Olay: A gibi bir somut nesnenin T gibi bir zaman anı ve U gibi bir uzay bölgesinde B olma gibi bir tikel özellik  taşıması demektir.

Bu olay : A'nın T anında ve U yerinde B oluşudur. Örneğin: Belli bir yer ve zamanda yağmur yağışı ve ateşe tuttuğum bakır telin belli bir anda  ve yerde kor oluşu  birer yalın olaydır.

Zihinsel Yalın Olay: A'nın T anında B oluşu gibi...U yeri yoktur. Çünkü zihinsel bir olayın uzayda yer kapladığı söylenemez. Örneğin: Benim şu anda yarınki dersi vereceğimi düşünüyor olmam uzayın belli bir  bölgesinde yer almaz.

Ortaya Çıkış Zamanı: A şeyi T anında B olma özelliğini taşırsa, A'nın T anında ve U yerinde  B oluşu  olayının T anında ortaya çıktığı söylenir. T anına olayın ortaya çıkış zamanı denir.

Olay sadece ortaya çıkış zamanında ve yerinde vardır. Zaman ve yer dışında yoktur.

Karmaşık Olaylar: Yalın olayların zaman sırasına göre zincirlenmesi yoluyla karmaşık olaylar oluşur. 

Durum: Bir önermenin karşılığı olup  bu önermeyi doğru ya da yanlış kılan dil dışı şeydir. Bir önermenin doğru olması karşılığı olan durumun gerçek durum yani olgu, yanlış olması ise karşılığı olan durumun gerçek olmaması yani salt olanaklı durum olması demektir.

Durumlar gerçek olanlar ve olmayanlar olarka ikiye ayrılır. Gerçek olanlar olgu, gerçek olmayanlara da salt olanaklı durum denir. Gerçek olmayan salt olanaklı durumlarında gerçek olmaları olanaklıdır. Bir önermenin doğru olması, bu önermenin karşılığı olan durumun gerçek olması, yani bir olgu olması demektir. Öte yandan bir önermenin yanlış olması, bu önermenin karşılığı olan durumun gerçek olmaması, başka bir deyişle bir olgu olmaması yani salt olanaklı durum olması demektir.

Birinci türden kuramların dile getirildiği yapıtlara örnek:
Benedictus De Spinoza'nın Etika adlı eseri

İkinci türden kuramların dile getirildiği yapıtlara örnek:
Aristoteles'in Kategoriler ve Metafizik adlı kitapları.

12 Nisan 2015 Pazar

Sembolik Etkileşimcilik

FELSEFE Ders Notları 2
Modern Sosyoloji Tarihi
Sembolik Etkileşimcilik


Sembolik Etkileşimcilik, 19.yüzyılın sonlarına doğru Amerikan Sosyolojisi yaklaşımı olarak bireyin davranışlarının toplumsal yönlerini araştıran ve toplumsallaşma sürecini inceleyen sosyal psikoloji alanındaki çalışmalardan etkilenerek ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Sembolik etkileşimci bakış açısının, sosyoloji kuramının gelişiminde önemli bir rol oynayan George Herbert Mead tarafından geliştirildiği ve bu bakış açısının daha sonra sembolik etkileşimcilik olarak adlandırıldığı öne sürülür. Mead bütün olarak toplumları çalışmaktan çok, küçük ölçekli toplumsal süreçleri çözümlemeye daha fazla önem vermiştir.

Mead, teorisinin sistematik açıklamasını tam anlamıyla yayınlamamıştır. Yayınlanan eserleri onun ders notlarını ve dağınık metinlerini kapsamaktadır.  

Çalışmaları, ölümünden sonra toplanarak derlenmiş ve üç kitabını oluşturmuştur: 
  1. Zihin, Benlik ve Toplum (1934), 
  2. 19. Yüzyılda Düşünce Hareketleri (1936), 
  3. Eylem Felsefesi (1938) 
Toplumsallaşma: Toplumsal normların içselleştirilmesidir. Toplumun sürekliliğini sağlayan ve nesilden nesile aktarılan toplumsal normları öğrenme sürecidir.

Yetişkinlerin Toplumsallaşması: Toplumsal aktörlerin, sürecin sonraki aşamalarında yeni roller (anne, baba, işçi vb.) almalarını içermektedir.

Durum Tanımlaması: Toplumsal etkileşim ile oluşan nesnel sonuçların birey tarafından öznel olarak değerlendirilmesidir.

Ayna Benlik: Bireyin, diğer insanların kendisine karşı davranışlarına bağlı olarak oluşturduğu kendi imgesidir.

Cooley'nin etkileşimci yaklaşımın gelişiminde önemli yer tutan kavramlarından biri olan "ayna benlik", bireyin kendisini başkalarının görüşü ile algılama süreci olarak ele alınmaktadır. 

Ayna benliği oluşturan üç öge:
  • Kendi görünüşümüzün diğerleri tarafından nasıl göründüğünün düşünülmesi,
  • Kendi görünüşümüzle ilgili diğerlerinin tepkilerinin değerlendirilmesi,
  • Bunların sonucunda benlik duygusunu oluşturan kendimizi nasıl hissettiğimizdir.
Birincil Grup: Yüz yüze ilişkilerin bulunduğu, kendi davranış normlarına sahip bir grup olarak tanımlanmaktadır.

Sempatetik İçe Bakış: Bireylerin başkalarını anlamak için kendilerini onların yerine koyma yöntemini ifade etmektedir.

Benlik: Bireyin toplumsal süreç içerisinde diğerlerinin rollerini alması ile gelişmektedir. Benlik, bireyin diğerleriyle etkileşimi aracılığıyla ortaya çıkmaktadır.

Mead'in Benlik Teorisi: Mead sosyal psikoloji yaklaşımında benliği toplumsal bir fenomen olarak ele almış ve benlik teorisini geliştirmiştir. Benlik, bireyin diğerleriyle etkileşimi aracılığıyla oluşmaktadır. Benliğin gelişimi, bireyin bir diğerinin rolünü alma sürecine dayanmaktadır. Bu süreç içerisinde diğerlerinin beklentilerine göre eylemde bulunan bireyin davranışlarının temelini, benlik oluşturmaktadır. Mead benliği hem bir özne hem de bir nesne olarak tanımlamaktadır. Benlik, "ben" olarak düşünen ve eyleyen bir özne konumunda yer almaktadır. "Beni/Bana" ise bireyin başkaları için var olan dünyada bir nesne konumunda olmasının farkına varmasını içermektedir. "Ben" bireyin kendisinin düşüncesi iken "beni/bana", bireyin toplumsal ilişkilerinde diğerlerini ifade etmektedir. "Ben", eylemlerin başlangıcını temsil etmekte ve bireyin eylemine destek sağlamaktadır. "Beni/Bana" ise eylemlere rehberlik etmektedir. Bu karşılıklı etkileşim sonucunda eylem ortaya çıkmaktadır. Mead'e göre benlik, "genelleştirilmiş öteki"nin, toplumsal bir grubun tutumlarını içselleştirmesi olarak tanımlanabilmektedir. Böylece birey, biyolojik ve psikolojik "ben" ile sosyolojik bir "beni/bana"nın birleşiminden oluşan bir benliğe sahip olmaktadır.

Genelleştirilmiş Öteki: Toplumsal grubun tutumlarının içselleştirilmesini ifade etmektedir.

Mead'e göre, benliğin oluşumunun üç aşaması: 
  • Hazırlık Aşaması: Çocuk, diğer insanların dikkatini çekmek amacıyla davranışları taklit etmektedir. Böylece çocuk, kendini başkasının yerine koyarak onların rollerini almayı öğrenmektedir. 
  • Oyun Aşaması: Çocuklar, kendisi olmayan rolleri oynamakta ve bireysel roller çocuk tarafından içselleştirilmektedir. Çocuk anne, öğretmen, doktor gibi rolleri oynarken, kendisi ve oynadığı rol arasında bir farklılık olduğunun farkına varmaktadır. Çocuğun diğerinin rolünü alması, onun benliğinin gelişmesini sağlamaktadır. 
  • Birlikte Oyun Aşaması: Çocuğun başkalarıyla birlikte oynadığı bir oyun içindeki durumu ele alınmaktadır. Bir oyuna katılan çocuk, diğer katılımcıların rollerini düşünmek zorunda kalmaktadır. Birden fazla oyuncunun beklentilerine karşılık vermesi gerekmektedir. Bu durum bireyin sonraki yaşamı süresince devam edecektir.
Kolektif Eylem: Bireylerin eylemlerinin birbiriyle ilişkili hâle getirilerek uyum sağlamasını ifade etmektedir.

Sembolik Etkileşimci Bakış Açısı: Suç sosyolojisi alanında, suça yönelik davranış çalışmalarında etkili olmuş ve "etiketleme teorisi" için teorik bir temel sağlamıştır.

"Sembolik Etkileşim" kavramını ilk kez Blumer kullanmıştır.
Blumer'ın en önemli eseri: 
1969 yılında yayınlanan Sembolik Etkileşimcilik adlı kitabı olmuştur.

Sembolik Etkileşimciliğin Temel Varsayımları:
  • İnsanlar, öğrenilmiş anlamların sembolik bir dünyasında yaşarlar.
  • Semboller, toplumsal süreçlerde ortaya çıkar ve paylaşılır.
  • Semboller, insan davranışını etkilemesi bakımından önemlidirler.
  • Zihin işlevsel, irade sahibi ve bireyin çıkarlarına hizmet eden teleolojik bir varlıktır.
  • Benlik toplumsal bir kurgudur. 
  • Doğduklarında zihin ve benlik sahibi olmayan insanların benlikleri, diğerleriyle etkileşim sonucunda oluşmaktadır.
  • Toplum, toplumsal süreçler sonucunda ortaya çıkan sembolik bir kurgudur.
  • "Sempatetik içe bakış" sembolik etkileşimci sorgulamanın zorunlu bir biçimidir.
Blumer'in yaklaşımına göre sembolik etkileşimcilik üç temel varsayıma dayanmaktadır:
  1. İnsanlar nesne ve olaylara karşı onların kendilerine ifade ettiği anlamlara göre hareket ederler.
  2. Anlamlar insanların birbirleriyle olan etkileşiminden ortaya çıkmaktadır.
  3. Anlamlar yorumlayıcı bir süreç içerisinde  değişime uğramaktadır.
Kolektif Eylem: Bireylerin eylemlerinin birbirleriyle ilişkili hale getirilerek  uyum sağlamasını ifade etmektedir.

Blummer, eylem ve kolektif eylemin örgütlenmesi ile ilgili olarak üç noktayı vurgulamaktadır:
  1. Eylem, yorumu gerektirmektedir.
  2. Eylemin yöü aniden ortaya çıkmaktadır.
  3. Kolektif eylemin oluşum süreci bulunmaktadır.

Copyright 2013-2017 | İbrahim BAYRAKTAR /dev/null Web Günlüğü