30 Ağustos 2014 Cumartesi

Oracle Linux 7 Kurulumu

Bu makalemde Oracle Enterprise Linux 7 kurulumunu inceleyeceğim. Oracle Enterprise Linux 7 Red Hat firmasının dağıtımı Red Hat Enterprise Linux (RHEL) kaynak kodları üzerine kurulu olmasının yanı sıra oracle management pack, clusterware, validated configurations ve oracle-vm servislerininde eklendigi bir linux dağıtımıdır. Bütün destek hizmetlerini ve güncellemelerini Oracle tarafından sunulan Unbreakable Linux Network programı uzerinden yapmaktadır.
 
Kurulum aşamalarında da “Red Hat” ve “CentOS” Linux  dağıtımlarıyla olan benzerliğini göreceksiniz. Öncelikle kurulum yapabilmek için Oracle Linux .ISO dosyasını "Oracle Software Delivery Cloud" sitesinde indirip DVD’ye yazıyoruz. İndirme işlemi için Oracle kullanıcı hesabımız var ise “Sign In” bir hesaba sahip değil isek "Register" ile kayıt olmamız gerekiyor. 



CD/DVD .ISO dosylarını UNetbootin programı ile USB belleğinize veya hafıza kartınıza yazdırabilirsiniz.

Oracle Linux 7 - Kuruluma Başlayalım...  


DVD’den boot işlemini gerçekleştirerek “Install Oracle Linux 7.0” seçeneği seçiliyken “Enter” tuşuna basıyoruz. 

29 Ağustos 2014 Cuma

Klasik Sosyolojide Temel Yaklaşımlar: Karl MARX

FELSEFE Ders Notları 2
Klasik Sosyoloji Tarihi
Klasik Sosyolojide Temel Yaklaşımlar: Karl MARX

Karl Marx (1818-1883) 
Sosyoloji tarihinde pozitivist ve evrimci bakış açısının dışında Karl Marx tarafından ortaya atılan ve tarihsel materyalizm olarak isimlendirilen teorinin önemli bir etkisi olmuştur. Marx, görüneni değil görünenin ardında yatan toplumsal dinamikleri açığa çıkarmayı amaçlayan eleştirel bilim yaklaşımına yakın bir bilim anlayışına sahiptir. Alman filozof Hegel’in bakış açısını örnek alarak onu materyalist bir öze kavuşturduğunu öne süre Marx’a ve onun tarihsel materyalist felsefesine göre insanların varlığını bilinçleri belirlemez aksine toplumsal varlıkları bilinçlerini belirler.

Modern Sosyolojiyi en çok etkileyen düşünürlerden biri olarak kabul edilen Karl Marx Almanya'da Trier'de doğdu. Bonn ve Berlin Üniversitelerinde hukuk ve felsefe çalıştı ve 1841'de doktora çalışmasını tamamladı. En ünlü eserleri arasında Alman İdeolojisi (1845), Komünist Manifestosu (1848), Grundrisse, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı (1859) ve en önemli eseri Kapital (1867-1894) yer almaktadır. 

Tarihsel Materyalizm: Marx’ın tarihsel, toplumsal ve ekonomik değişmeyi ele alan toplum teorisidir.

Diyalektik: Genel olarak çelişki ve yeniden çözüm (tez - antitez - sentez) şeklinde işleyen değişme sürecini tanımlamada kullanılan kavramdır.

Diyalektiğin birbiriyle ilişkili ve birbirinden ayrılmaz dört yasası bulunmaktadır: 
  1. Bütünlük Yasası
  2. Gelişme Yasası
  3. Hareket Yasası
  4. Nitel Değişme Yasası
Marx, kapitalizm öncesi toplumdan modern-endüstriyel kapitalist topluma dönüşümü kavramsal ve yöntemsel açıdan özgün bir toplum teorisi çerçevesinde analiz etmeye çalışır. Bu bakımdan da çalışmaları hem klasik hem de modern sosyolojinin gelişimi üzerinde önemli bir etki yaratmıştır. 
 
Marx tarihsel materyalist teorinin kurucusu olarak bilinmektedir.  
 
Hegel’in idealist diyalektiği maddenin düşünceden doğduğu tezine dayanmaktadır. Marx tarafından diyalektiğin maddeci bir yaklaşımla ele alınmasının en önemli nedeni, hareketin ve gelişmenin ilk önce maddeden geçtiği düşüncesidir. Maddenin ve varlığın düşünceden bağımsız olarak ele alınması gerektiğini savunan düşünür Karl Marx’tır. 
 
Altyapı: Üretim güçleri ve üretim güçlerinden oluşmaktadır.   
 
Üretim Güçleri: Toplumun üretim yeteneğidir.   
 
Üretim İlişkileri: Üretim güçlerinin mülkiyet ilişkileridir.   
 
Üst Yapı: Toplumun yasal ve siyasal kuramları, düşünce biçimi, ideolojisi ve felsefesinden oluşmaktadır.

Tarihsel materyalizme göre, doğadaki hareketin önce nicel, sonra nitel bir değişme yaratması gibi ta­rihsel olarak bir toplum içindeki sınıflar arası çelişkiler, o toplumun evrimini veya değişimini oluşturmaktadır.

Marx’a göre gerçekliği belirleyen bilinç değildir. İnsanların bilincini belirleyen toplumsal gerçekliktir. İnsanların düşünme biçimi içinde yer aldıkları toplumsal ilişkiler tarafından belirlenmektedir.
 
Yabancılaşma: İnsanların kendi yarattıkları güçlerin kendi karşılarına yabancı güçler olarak çıktığı, onların egemenliğinin altına girdikleri bir durumdur.   
 
İnsanın kendine türsel varlığına ve başkalarına yabancılaşması, kapitalist pazar ve kapitalist toplum­sal sistem tarafından bir yabancılaşmadır.   
 
Marx’a göre Din egemen sınıfın egemenliğini ve baskısını meşrulaştıran bir unsurdur.

Kapital, Marx’ın kapitalizmin analizini yaptığı eserinin adıdır. Özel meta üretim sistemi olarak kapitalizmin özünü artı - değer (kar) yaratma ve bu yaratılan artı - değeri sürekli çoğaltmak oluşturmaktadır.   
 
Meta: İnsan emeği tarafından üretilen, kullanım değerine ve değişim değerine sahip üründür.   Üretim araçlarının kapitalist mülkiyeti ve işgücünün metalaşması özel meta üretim sisteminin temel koşullarını oluşturmaktadır.

İşgücü ya da İş Yeteneği: Bir insanın bedeninde, kişiliğinde var olan ve üretim sürecinde harekete geçirdiği fiziksel ve ruhsal yeteneklerdir.

İşgücünün Metalaşması: Emeğinde bir meta gibi alıp satılır duruma gelmesidir. Kapitalist üretim sürecine hem kullanım değeri üretme süreci hem de artı - değer üretme süreci ol­mak üzere ikilik bir özelliği vardır.

İşgöçünün değeri, kendisinin ve ailesinin yeniden üretimi için gerekli olan geçimlik mal ve hizmetlerin değeriyle belirlenir.   
 
Artı - değer: İşçi tarafından artış - iş sürecinde (fazla çalışma) üretilen ve kapitalist tarafından el konu­lan değer miktarıdır.   
 
Marx, Kapital adlı eserinde sınıfları analiz ederken İngiliz kapitalizmini temel almıştır.
 
Kendi için Sınıf: İşçi sınıfının öznel olarak kendi çıkarlarının bilincine ulaşması ve kendi sınıfsal Örgüt­lenmesiyle bu çıkarlarının peşine düşmesini ifade eder. 
 
Toplumların Gelişimi: Marx insanlık tarihinin (toplumların) gelişimini (evreleri) üretim biçimine (ekonomik temel) göre ilkel komünal, asyatik, antik, feodal, kapitalist ve sosyalist toplum olarak özgül tarihsel dönemlere ayrılarak sınıflandırmaktadır. Bu toplumların gelişiminde sınıf çatışması temel bir yer tutmaktadır.

İnsanlığın ilk döne­mini ilkel komünal toplumla başlatır ve bu toplumda özel mülkiyet ve sınıflara rastlanmaz. İnsanlar doğaya bağımlı olarak yaşamışlardır. 
 
Asyatik üretim biçimi Batı dışı uygarlıkların yaşadığı toplum modelidir. Marx’a göre bu toplum modelinde işçiler devlete bağımlı olarak yaşamaktadır. Asyatik toplumlar bu yönüyle, kö­lelerin, serflerin veya ücretlilerin üretim araçlarına sahip olan sınıfa bağlı olarak yaşadığı diğer toplumlardan farklılaşmaktadır.

Özel mülkiyetten sonra ortaya çıkan ilk toplumlar, antik toplumlardır. Bu toplumlar efendiler ve köleler olmak üzere iki sınıftan oluşmadadır. 
 
Feodal toplumlarda ise, efendilerin yerini toprak sahipleri, kölelerin yerini ise toprak sahiplerine bağlı ve onların topraklarında çalışmak zorunda olan köy­lüler almıştır. 
 
Feodal toplum sonrasına denk düşen kapitalist toplum üretim araçlarına sahip burjuvazi ve emek gücünü ücret karşılığı satmak zorunda kalan işçi sınıfından oluşmaktadır.
 
Marx, kapitalist toplumda yer alan bu iki temel sınıf arasındaki çatışmanın sonucunda sınıfsız bir toplumun oluşacağını (sosyalizm) öngörmüştür.

Din Teorisi: Marx’ın yabancılaşma kuramı aynı zamanda onun din üzerine olan görüşlerini de temellendirmiştir. Marx’a göre ilkel toplumda insanlar anlayamadıkları olaylar karşısında din ve benzeri gerçek bir temele dayalı olmayan mistik açıklamalar üretmişlerdir. Bu bakımdan din ve benzeri mistik açıklamalar, aslında insanın kendi hayal ürününden başka bir şey değildir.
 
Ancak insan kendi hayal ürünü olan dinsel ve benzeri mistik açıklamaların kaynağını kendi dışında başka yerlerde arar; böylece kendi ürettiği düşüncelerden kopmaya ve uzaklaşmaya başlar. Başka bir deyişle, din insanın kendi hayal ürünü olduğu halde, onun ka­derini belirleyen bağımsız, dışsal ve yabancı bir güçmüş gibi algılanır. Sonuç olarak insanın kendi ürettiği düşünceler, kendi kontrolünden çıkmaya ve hatta onu kontrol etmeye başlar.
 
Sınıf Teorisi: Marx’ın sınıf teorisi, genel olarak sınıfla sosyoloji teorilerinin ilki ve en önemlilerinden biri olarak kabul edilir. Marx sınıf teorisinde özellikle endüstriyel kapitalizmin sınıf yapısı ile ilgilenmiştir. Marx kapitalist top­lumda sınıfların oluşumunu analiz ederken başlangıç noktası olarak sınıfların üretim süreci içindeki nesnel konumlarına bakmaktadır.

Sınıflar üretim araçlarıyla kurdukları ilişkiye bağlı olarak belirlenirler. Yani sınıflar üretim araçları karşısındaki konumlarına, daha açık olarak üretim araçlarına sahip olup olmadıklarına ba­kılarak analiz edilmektedir. Ona göre, emeğin mülksüzleşmesi ve bunun sonucunda ücret karşılığı çalışma durumu, sınıfların oluşum sürecinin analizinde önemli bir yer tutmaktadır.

Marx’a göre, kapitalist toplum temel olarak iki sınıftan oluşmaktadır. 
 
Birincisi, üretim araçlarına sahip olan kapitalist sınıf (burjuvazi) ve diğeri ise mülksüzleşen ve ücret karşılığı çalışmak zorunda kalan işçi sınıfıdır (proletarya).

Marx’a göre, kapitalist toplumda işçi sınıfının sınıf çelişkilerini anlamasının ve sınıf bilincine ulaşması­nın önüne geçen birçok engel bulunmaktadır.
  • İşçi sınıfının toplumsal bir güç olarak bir araya gelmesini engelleyen sınıf içi bölünme ve çelişkilerdir. İşçi sınıfı içinde ayrıcalıklı konumda olanlar (örnek: İşçi aristokrasisi), yaş, cinsiyet, ırk temelinde sınıf içinde oluşan bölünmeler ve çelişkiler sınıfsal bütünleşme, dayanışma ve siyasal mücadeleyi olumsuz etkileyebil­mektedir.   
  • Serbest çalışan, küçük ölçekli kapitalistleri içine alan mülk sahibi “orta sınıf ile mülksüz orta sınıfların burjuvazinin egemenlik anlayışı ve siyasal ideolojisiyle bütünleşmesidir. Bu sınıflar kapitalist rekabetin etki­si altında sınıf atlama, mesleki rekabet doğrultusunda sınıfsal çıkarlardan uzaklaşabilmektedir.   
  • Burjuva ideolojisinin birleştirici rolü. Egemen sınıf, maddi üretim araçlarının yanı sıra aynı zamanda zihinsel üretim araçlarını da elinde bulundurmaktadır. Bundan dolayı, egemen sınıf emekçilerin zihinleri, bilinç biçimleri ve ideolojik ya da kültürel değerleri üzerinde güçlü bir sosyal kontrol kurmaktadır.   
  • Kapitalist toplumda işçiler üretim sürecindeki üretici konumları ve üretici kimlikle­rinden uzaklaştırılmadadır. Kendi toplumsal emekleriyle ürettikleri metalara karşı tüketici kimlikleri ön plana çıkmaktadır. Bu durum onların sermayenin egemenliğine karşı mücadele etmekten uzaklaştırmaktadır.
Marx'a göre gerçekliği belirleyen bilinç değildir, insanların bilincini belirleyen toplumsal gerçekliktir.

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Uzak Masaüstü Bağlantısı'nı kullanarak Dosya Kopyalama

Windows çalıştıran bir bilgisayara, "Uzak Masaüstü Bağlantısı" (Remote Desktop Connection) kullanarak, aynı ağa veya İnternet'e bağlı olan ve Windows çalıştıran başka bir bilgisayardan erişebilirsiniz. Peki bu bilgisayara dosya kopyalama işlemini nasıl yaparız?

Öncelikle Başlat - arama çubuğuna "mstsc" yazıp  "Uzak Masaüstü Bağlantısı" (Remote Desktop Connection) açalım.


Açılan "Uzak Masaüstü Bağlantısı" (Remote Desktop Connection) pencersinde sol alt köşede "Show Options"'a tıklayalım. 


Options ekranında sekmelerden "Local Resources" sekmesine tıklayalım. "Local Resources" ekranında "Local devices and resources" (Yerel Sürücüler ve Kaynaklar), More butonuna tıklayalım.


"Local devices and resources" (Yerel Sürücüler ve Kaynaklar) denetiminde öntanımlı olarak "Drives (Sürücüler)" kutucuğu işaretsizdir. Bu kutucuğu işaretleyip "OK" tıkladığımızda Uzak Masaüstü Bağlantımızda artık dosya transferi yapabiliriz. Drives seçeğini genişleterek hangi sürücülere erişilebileceğinin denetiminide gerçekleştirebilirsiniz.

Word'de döküman içeriğine nesne ekleme nasıl yapılır?

Bir word belgesi içerisinde, başka bir dökümanı (word veya excel) ikon olarak eklemek ve üzerine tıklayınca açılmasını sağlamak için;


MS Office Word Insert (Ekle) sekmesinden, Object (Nesne) butonuna tıklayalım.

Karşımıza gelen Object (Nesne) penceresinden eklemek istediğimiz döküman türünü seçelim. Örnekte ben Word in Word yapacağımdan, "Microsoft Office Word Document" seçeneğini seçtim. İkon olarak görünmesini istediğimizden, "Display as Icon" seçeneğini de işaretleyelim ve "Ok" tıklayalım.


Bir sonraki adımda Object (Nesne) penceresinde "Create from File" sekmesine geçerek "Browse" ile  dosyamızın yolunu veriyoruz ve yine "Display as Icon" seçeneğini işaretliyoruz.


"Ok" butonuna tıklayarak word belgemiz içerisinde farklı bir belgeyi ikon olarak açılmasını sağlamak için ekliyoruz.

 
Benzer şekilde Object (Nesne) penceresinde "Object Type" başlığı altında bulunan seçenekler ile döküman içeriğine Excel, Powerpoint, Adobe File ve Flash vb. nesneleri aynı yöntemle ekleyebilirsiniz.

SQL'de Yetkilendirme GRANT, DENY, REVOKE Kullanımları

DCL, bir veri tabanı ile ilişkili kullanıcıları ve rollerin izinlerini değiştirmek için kullanılır.
GRANT, DENY ve REVOKE temel DCL komutlarıdır.

DCL komutlarını kullanabilmek için SQL Server’da varsayılan değer (default) olarak yetki sahibi olan gruplar:
sysadmin , dbcreator , db_owner , db_securityadmin ‘dir.

Öncelikle sunucuya dışarıdan bir erişim sağlamak için bir giriş (login) oluşturulmalıdır.

CREATE LOGIN BAYRAKTAR WITH PASSWORD="QWERTY123"
komutuyla "QWERTY123" şifresine sahip BAYRAKTAR adında bir kullanıcı oluşturduk.

Şimdi bu login üzerinden bir kullanıcı yaratalım ve GRANT, DENY, REVOKE kullanımlarını inceleyelim.

CREATE USER BAYRAKTAR FOR LOGIN BAYRAKTAR
User oluşturmuş olduk.

GRANT: Kullanıcılara veritabanı nesneleri üzerinde güvenlik ayrıcalıkları vermek için kullanılan komuttur.

Genel yapısı şu şekildedir: GRANT (all | izinler) ON (izneTabiTutulanlar) TO (izinVerilenler)

GRANT CREATE TABLE TO BAYRAKTAR  
BAYRAKTAR kullanıcısına tablo oluşturma yetkisi veriyoruz.

GRANT INSERT,UPDATE,DELETE TO BAYRAKTAR
BAYRAKTAR kullanıcısına güncelleme, silme ve ekleme yetkisi veriyoruz.

GRANT SELECT ON Bilimkurgu TO BAYRAKTAR
BAYRAKTAR kullanıcımızın "Bilimkurgu" tablosundan select çekebilmesine izin verelim.

WITH GRANT OPTION: Dereceli yetkilendirme işleminde kullanılır. Yetki verilmiş kullanıcının kendisinde bulunan yetkileri başka kullanıcılara verebilmesini sağlar.

GRANT SELECT,INSERT ON Bilimkurgu TO BAYRAKTAR WITH GRANT OPTION
BAYRAKTAR kullanıcısına bilimkurgu tablosu üzerinde select ve insert hakkı veriyoruz. Ama with grant option ifadesinden dolayı, BAYRAKTAR kullanıcısı da, başkasına da bu yetkiyi verebilir.

DENY: GRANT komutunun tersidir. Yetkileri engeller.

Genel yapısı şu şekildedir: DENY (ALL | izinler) TO (izinVerilenler) 

DENY CREATE TABLE TO RAMAZAN
RAMAZAN kullanıcısına tablo yaratmayı yasakladık.

DENY INSERT, SELECT ON Bilimkurgu TO RAMAZAN
RAMAZAN kullanıcısının bilimkurgu tablosunda INSERT ve SELECT kullanmasını engelledik.


REVOKE: GRANT ile değiştirdiğimiz hakları eski haline döndürmek için kullanılır. Bir nesneyi oluşturan kullanıcının REVOKE ile nesne üzerindeki yetkilendirme ve kullanma hakkı yok edilemez. 

Genel yapısı şu şekildedir:  REVOKE (all | izinler) TO/FROM (izinVerilenler)

REVOKE ALL ON REGION TO BAYRAKTAR
BAYRAKTAR kullanıcısına verilen tüm yetkileri kaldırır.

SQL'de Constraint (Kısıtlayıcı) ve Constraint Türleri

Constraint (Kısıtlayıcı): Veri üzerindeki mantıksal sınırlamalara kısıt adı verilir. Bu kısıtlamalar veritabanına eklenebilecek ya da bir güncellemeyle değiştirilebilecek veri değerlerini sınırlar. Kısıtlamalar, tabloların tanımlanmasıyla beraber oluşan öğelerdir. Kısıtlamalar ile Rule (kural) ve Default’ların (varsayılan) yapabileceği işler yapılabilir. 

Constraintler tablo oluştururken CREATE TABLE komutuyla tanımlanabilir. 
Tablo oluşturulmuşsa ALTER TABLE komutuyla bu işlem gerçekleşir. 

Constraint Türleri

Primary Key Constraint: Birincil anahtar kısıtlayıcı anlamındadır. Her kaydın farklı olması demektir. Her tablonun en fazla 1 adet Primary Key Constraint’i olabilir.

Unique Constraint: Tekil alan kısıtlayıcı anlamındadır. Birincil anahtar olan ve tablodaki diğer alanlar içinde aynı içeriğe sahip verilerin olmaması için Unique Constraint tanımlanır. T.C.Kimlik Numarası. Primary Key ve Hasta Dosya No Unique şeklinde bir tanımlama Unique Constraint’e bir örnektir.

Foreign Key Constraint: Yabancıl anahtar kısıtlayıcı anlamındadır. Bir tablodaki bir sütuna ait verilerin başka bir tablonun belirli bir sütunundan gelmesini denetler. Sadece bağladığımız sütundaki değerleri içerebilir.

Default Constraint: Varsayılan kısıtlayıcı anlamındadır. Tablodaki herhangi bir alan için girilmesi gereken bir değerin atanmasıdır. INSERT komutu için geçerlidir. Örneğin, kişi bilgilerinin alındığı bir tabloda kişinin uyruğunun girilmesi işleminde varsayılan değer olarak "T.C." atanabilir.

Check Constraint: Kontrol kısıtlacıyı anlamındadır. Belirtilen formata göre verilerin girilmesini sağlar. T.C. numara alanına 11 karakterin girilmesi ve konrolü Check Constraint ile sağlanabilir.

Constraint Örnek:


Örneğimizi inceleyelim. 

İlk olarak CREATE DATABASE CONSORNEK - "CONSORNEK" adında bir database oluşturuyoruz.

USE CONSORNEK ile işlem yapacağımız database'i seçili hale getiriyoruz.

CREATE TABLE HASTA
(
HASTA_NO INT PRIMARY KEY IDENTITY(1,1),
AD NVARCHAR(25),
SOYAD NVARCHAR(25),
DOGUMTARIHI DATE,
CONSTRAINT YASKISITLA Check(DATEDIFF(YEAR,DOGUMTARIHI,GetDate())>18 and DATEDIFF(YEAR,DOGUMTARIHI,GetDate())<75)
)

işlem tablomuzu ve sutunlarımızı oluşturup veri tiplerini belirliyoruz. 
Son satırda Constraint’imizi yani kısıtımızı"YASKISITLA" ismiyle belirtiyoruz.

INSERT HASTA (AD,SOYAD,DOGUMTARIHI) 
VALUES ('IBRAHIM','BAYRAKTAR','05.08.1982')

INSERT komutuyla tablomuza ve veritiplerine uygun değerleri giriyoruz.

Örnekte kısaca HASTA tablosuna kayıt işlemi yaptırıyoruz. Fakat tanımladığımız Constrait ile sadece 18/75 yaş aralığında kişilerin kaydına izin verilmesini sağlıyoruz.

26 Ağustos 2014 Salı

Bilim Olarak Sosyolojinin Doğuşu

FELSEFE Ders Notları 2
Klasik Sosyoloji Tarihi
Bilim Olarak Sosyolojinin Doğuşu

Toplumsal gerçekliğin incelenmesi ve toplumsal değişmenin neden ve sonuçlarının araştırılması konusunda tarihe "Ümran Bilimi" olarak adlandırdığı bir bilimin yardımcı olacağını belirten sosyolog İbn-i Haldun'dur.

İbn-i Haldun, insanların doğal eğilimlerinin ya da yaradılışlarının değil, alışık oldukları gelenek ve şeylerin ürünü olduğunu savunmuş, toplumların coğrafi ve ekonomik koşullarının, üretim biçimi ve üretim ilişkilerini farklı olması ile açıklanmıştır.

Sosyolojinin Doğuşunda etkili olan gelişmeler:

Bilimsel Devrim: Bilimsel devrim, Antik Yunan’dan Ortaçağ’a kadar kabul görmüş olan doktrinlerin reddedildiği ve fizik, biyoloji, kimya, anatomi, astronomi başta olmak üzere çeşitli bilim dallarında yapılan önemli çalışmalarla modern bilimin temellerinin atıldığı döneme (1500 -1700) verilen addır.

Aydınlanma Düşüncesi, Fransız Devrimi, Endüstri Devrimi,  Newton’cu Bilim Paradigması, Bilimsel Devrimin toplum açısından en önemli etkisidir.

Bilimsel devrim, birbirini bütünleyen ve feodal ekonomiyi kapitalist ekonomiye dönüştüren üç aşamadan oluşur. Bu aşamalar: Rönesans, Din Savaşları ve Restorasyon dönemleridir.

Rönesans döneminde yapılan çalışmaların modern bilimsel düşünce için gerekli zemini sağlaması, yine bu dönemde dine ve Kilise’ ye ilişkin düşüncelerin değişmeye başlaması, hümanizmin yükselişi ve Monarşizmin yükselişi ve Monarşilerin bilimsel çalışmalara verdikleri finansal destek, 17. Yüzyılda bilim alanında son derece önemli çalışmaların yapılabilmesine olanak sağlamıştır.

Aydınlanma: Batı toplumlarında düşünce tarzında büyük değişmelerin yaşandığı, geleneksel düşün­ce ve toplumsal örgütlenme biçimlerinin sorgulandığı, insan, toplum ve doğa hakkında geleneksel dünya görüşüne karşı açılan, yeni düşünme ve toplumsal örgütlenme biçimlerinin yarattığı döneme verilen addır.     

Aydınlanma düşüncesiyle birlikte bilginin kaynağının dinsel metinler değil, bilim olduğu görüşü benim­senmiş, herkesin kendi aklını kullanma kapasitesi olduğu için herkes eşit kabul edilmiş ve ruhban sınıfının ayrıcalıkları meşrutiyetini kaybetmiştir.

Bireycilik: Aydınlanma düşüncesinde “bütün bilgi ve eylemler için başlangıç noktasının birey olduğuna ve bireysel akim daha üstün bir otoriteye maruz bırakılmaması gerektiği” düşüncesidir.     

Aydınlanma Düşüncesinin Temel İlkeleri: Akıl, ampirizm, bilim, ilerleme, evrencilik, bireycilik, hoşgö­rü, özgürlük, insan doğasının birliği ve laikliktir.

Voltaire: Felsefe Mektupları adlı eser ile aklın ve bilginin kullanılması yoluyla değişimin sağlanabile­ceğini göstererek toplumda etkili olmuştur.    

Vico: Sosyoloji açısından önemi, toplumsal yaşamda genel nitelikteki olaylarla ilgilenmesi ve toplumsal yaşamın gelişimini insan düşüncesinin gelişimine bağlı olarak açıklamasıdır. Eserinin adı Yeni Bilimin İlkeleridir.    

Montesquieu: İklim, coğrafya, nüfus ve dinin toplumsal yaşam üzerindeki etkilerini incelemiş, olması gerekenin değil, var olanın incelemiş, olması gerekenin değil, var olanın açıklanması gerektiğini savunan Aydınlanma düşünürüdür. Kanunların Ruhu: Montesquieu’nün eseridir. 

J.J. Rousseau’ya göre, gerçek toplum düzeni üyelerin karşılıklı yükümlülüklerinin olduğu bir toplum­sal sözleşme düzenidir.

Kant, Aydınlanma döneminin sloganının “Bilmeye cüret et” cümlesi olduğunu belirtir. Bu ifade, o döne­me kadar bilgiyi kendi otoritesi ve tekeli altında tutan ruhban sınıfına karşı, Aydınlanma hareketinin merke­zindeki laik düşünceyi özetlemektedir.    

Ahlak Bilimleri: Sosyoloji ve diğer sosyal bilimler için bir dönüm noktası olmuş ve 19. yüzyılın başlarında profesyonel disiplinler haline gelmeleri için gerekli temeli oluşturmuştur.    

Natüralizm: Toplumsal olguların ruhsal ya da metafizik dünyadaki değil, doğal dünyadaki neden sonuç ilişkileriyle açıklanabileceği düşüncesidir.

Aydınlanma Düşünceleri: Sosyal bilimlerde natüralizmin ve önyargıların kontrolünün gelişmesine katkı­da bulunmuşlardır. 1780’Ierden itibaren çoğu alt orta sınıftan gelen gazeteciler ve yazarlardan oluşan yeni bir toplumsal grup, Aydınlanma düşünürlerinin fikirlerini basitleştirilmiş ifadelerini yayınlayarak bu fikirlerin geleneksel toplum yapısının kendilerine fazla bir seçenek sunmadığı mülksüz alt orta sınıf mensuplarına yayılmasını sağlamıştır.

Kültürel Görelilik: Diğer kültürleri yargılamayı sağlayacak mükemmellik standartlarına sahip herhangi bir kültürün var olmadığı düşüncesidir.

Geleneksel toplumdan modern topluma geçişteki eşit olarak görülen Amerikan ve Fransız Devrimleri, feodalite ve mutlakiyetçiliğin sonunu ve kapitalist toplumda egemen sınıf olarak burjuvazinin doğuşunu sembolize eder.

Endüstri Devrimi: 18. yüzyılın ikinci yarısında başlayan e 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar süren eko­nomik, teknolojik ve toplumsal alanlarda yaşanan birbiriyle ilişkili geniş çaplı değişimlerin bütününe verilen addır.     

Fransız Devrimi ve Endüstri Devrimi, önceki toplumsal normların yıkılmasına ve modern endüstriyel toplumun doğuşuna bağlı olarak sosyolojinin gelişiminde büyük etkiye sahip olmuşlardır. Fransız Devrimi Fransa’nın toplumsal ve siyasal yapısını değiştirmiş, orta sınıfların güçlenmesine ve bireysellik, özgürlük ve eşitlik ilkelerine dayanan rasyonel ve laik bir devletin kurulmasına yol açmış, diğer ülkelerde de benzer devrimlerin yapılmasında etkili olmuştur.

Endüstri devriminin en belirgin özellikleri emek sürecinde kapitalist kontrolün ve işbölümünde uz­manlaşmanın artması, madencilik, üretim ve başta buhar gücü olmak üzere cansız enerji kaynaklarından ve yeni makineler ve teknolojide faydalanılmasıdır. 

Endüstri Devrimi, Aydınlanma düşünürlerinin teknolojiye verdiği önemi ve bilimin topluma faydalı olması gerektiği ve bilim ve akıl yoluyla toplumların gelişeceği şeklinde düşüncelerini yansıtmaktadır. 

Aydınlanma Düşüncesi, Topluma yeni bir bakış açısıyla akmış olsa da temel olarak değerlere bağlı bir düşünce olduğu için bilimsel bir sosyolojinin konusunun oluşturacak toplumu, bütün kuramlarıyla bir bütün olarak görememiştir.

Aydınlanmanın erken dönem düşünürlerinde Spinoza zıt dini fikirlere sahip olanlara hoşgörü gösterilmesi gerektiğini savunmuştur.

İskoç Aydınlanmasının önde gelen isimleri arasında Francis Bacon, Thomas Hobbes, John Locke ve David Hume sayılabilir.

Fransız Aydınlanmasının öne çıkan isimleri Pierre Boyle, Voltaire, Montesquieu, Rousseau ve Diderot olarak sayılabilir.

Comte, ilk kez pozitivizmin sosyolojik bir versiyonunu geliştirmiş, toplumun incelenmesinde bilimsel yönetimin kullanılması ile sosyolojiye bilim statüsü kazandırmış, böylece sosyolojiyi ilim olarak kurmuştur.

25 Ağustos 2014 Pazartesi

Sosyolojide İlk Dönem Gelişmeler

FELSEFE Ders Notları 2
Klasik Sosyoloji Tarihi
Sosyolojide İlk Dönem Gelişmeler

Yapıcı bir reforma gidilerek bilme endüstriye dayanan bir toplum inşa edilmesi gerektiğini savunan sosyolog Saint Simon'dur.

Endüstri (sanayi) toplumu kavramını ilk defa kullanan düşünür Saint Simon’ dur.

Geleceğin toplumunun endüstri toplumu olacağını düşünen Saint Simon, endüstrileşme sürecini kontrol altına almak için bilimsel politikalar geliştirmeye çalışmış ve endüstri toplumunun toplumsal örgütlenmesi hakkında çeşitli çalışmalar yapmıştır.

Pozitivizm terimini ilk kez kullanan yazar Saint Simon'dur. Toplumsal olguların, doğa bilimlerinde kullanılan bilimsel yöntemle çalışmasına inandığı için pozitivisttir.

Saint Simon toplumdaki sınıfları çalışanlar ve çalışmayanlar ölçütüne göre birbirinden ayrılmıştır. Çalışanlara “bal arıları” çalışmayanlara ise “eşek arıları” ya da “aylaklar” adını verir.

Özel mülkiyet çoğunluğu faydasına olacak biçimde yeniden bölüştürülmesini ve yoksulların göz önüne alınarak toplumun yeniden düzenlenmesi gerektiğini savunan Saint Simon'dur.

Saint Simon Ronald ve Masitre gibi toplumu organik bir bütün olarak tanımlamaktadır.

Saint Simon, devletin üretim araçları üzerinde otorite sahibi olası ve üretim araçları üzerinde otorite sahibi olması ve üretim araçlarına en verimli çalışanlara dağıtılması, gerektiği düşünceleri ile sosyalizmin kurucularından kabul edilir.

Saint Simon’a göre yeni toplumu ekonomik ve siyasi açıdan önde gelen sanayiciler, bankacılar, maliye uzmanları, inanç ve eğitim gibi açılardan da bilim ve sanat uzmanları yönetecektir. Bu grupları sosyologlar eğitmelidir.

Sosyal Fizik: Saint Simon’un toplumların yeniden düzenlenmesinde bir rekabet görevini üstlendiğini düşündüğü, bilimsel düşünceye dayanan pozitif toplum bilimi için kullandığı addır.

Saint Simon, 18. yüzyılın eleştirel ve devrimci felsefesine karşılık 19. yüzyılın felsefesinin yaratıcı ve yapıcı olacağına inanmış, toplumsal düzenin yeniden sağlanabilmesi için toplumsal yasaları ortaya koyabi­lecek bir bilime ihtiyaç duyulduğunu savunmuştur.

Durkheim’e göre Saint Simon yeni bir yönetim, pozitif felsefeyi, sosyalizmi, hepsini endüstriyalizm kav­ramında birleştirilmiş ve hem sosyolojinin hem de sosyalizmin kurucusu olmuştur.

Comte, sosyoloji terimini ilk kullanan düşünürdür. Endüstri toplumunun oluşumunu açıklarken, zenginliği ve bireyciliği geliştirme de işbölümünün etkilerinin analiz edilmesinde ve en önemlisi toplumsal olguların incelenmesinde metafiziği reddetmiş­tir.

Comte olgular ve teorilerin birbirine bağlı olduğunu savunan ilk sosyologdur.

Comte’a göre sosyolojinin görevi toplumsal sorunları bilimsel yollarla önceden tahmin etmek, böylece bu sorunlardan kaçınılmasını mümkün kılmak bu yolla toplumun yeniden örgütlenmesini sağlamak ve düzeni sağlamlaştırmaya çalışmaktadır.

Pozitivizm: Gerçek bilginin metafizik spekülasyonlara değil, duyular aracılığı elde edilen deneyimlere dayandığı, bilimsel incelemelerin konusunun ancak gözlemlenebilen olgular ardında var olan ilişkiler oldu­ğu, gözlemlenemeyen nedenlerin aranmaması, gerektiği görüşüdür.

Adolphe Quetelet: Sosyalist konuları istatistiksel olarak inceleyen ilk kişidir.

Üç Hal Yapısı: Comte’un insan düşüncesinin, bilimlerin ve toplumların teolojik ve metafizik aşamalardan geçerek pozitif aşamaya ulaşacaklar biçimindeki düşüncesine verilen addır. 

Comte’un bilimsel hiyerarşisine göre, bir bilim karmaşıklaştıkça ve bilgilerini kullandığı kendinden önceki bilim sayısı arttıkça hiyerarşik sıralamada yükselir ve pozitif aşamaya daha geç ulaşır.

Toplumun kendini oluşturan parçalara indirgenemeyeceğini ve bu parçalar hakkında bilgi edinmek için bütünün incelenmesi gerektiğini ileri süren Comte, bu açıdan Aydınlanma düşünürlerinden farklıdır.

Toplumsal Statik: Toplumsal düzenin yasalarının incelenmesidir.

Toplumsal Dinamik: Toplumsal değişmenin ve ilerlemenin yasalarının incelenmesidir. 

İnsanlık Dini: Comte’a göre, yöneten sınıfla yönetilenler arasında arabuluculuk yapma ve toplumsal düzenin kurulabilmesi için gerekli olan ahlaki uzlaşmaya sağlama işlevi bulunan yeni bir dindir.

Comte’un sosyolojiye en önemli katkıları sosyolojinin yönetim olarak pozitivizmi benimsemesi, saf haliyle ampirizmi, yani sadece toplumsal gerçekliklere ilişkin veri toplanması ve ölçüm yapılması fikrini reddetmesi, gerçeklerle teorilerin ilişki içinde olduğunu savunması, bütün toplumsal olguların değişmez kanunlarla bağlı olduğunu ve sosyal bilimlerin görevinin bu konuların gerçekliğini ortaya koymak olduğunu belirtmiş olması olarak görülür.

R Le Play: Toplumsal düzenin uygun biçimde sürdürülmesi için dinin kesinlikle gerekli olduğunu ve ailede, endüstriyel örgütlerde (fabrikalarda) ve devlette otoritenin bu çerçevede yeniden kurulması gerek­tiğinin savunan düşünürdür.

J.S.Mill: Sosyolojiye daha çok yöntemle ilgili çalışmaları ile katkıda bulunmuş, diğer taraftan ekono­mi ile ilgili bulunmuş, diğer taraftan ekonomi ile ilgili çalışmaları ile modern ekonomi biliminin temellerini atmıştır. MiII’in çalışmaları genel olarak liberalizm ve faydacılık ile ilgilidir.

Etoloji: Başlangıçta hayvan ve insan davranışlarını karşılaştırma yöntemine dayalı bir karşılaştırmalı davranış bilimi, iken, zaman içinde daha çok zoolojinin hayvan davranışlarını inceleyen alt dalına dönüş­müştür.

J.S.Mill yönetim olarak toplum bilimde doğa bilim yöntemlerinin kullanılması gerektiğini savunmuştur.

J.S.Mill psikolojiye önem verir ayrıca deney ve gözlem onun için çok önemlidir.

Herbert Spencer: Pozitivist Organizmacılık

Spencer, yazdığı Sentetik Felsefe Sistemi adlı eserinde, sentetik felsefenin evrim teorisinin çeşitli bilim dallarına nasıl uygulanacağına göstermektedir.

Spencer, biyolojik organizmalarla toplumun örgütlenme ilkeleri aynı olsa da uygulamada bazı farklılıklar olduğunu belirtir. Toplumsal organizmalarda parçalar biyolojik organizmaya oranla merkezden daha bağımsız ve dağınıktır. Biyolojik organizmaya oranla toplumun yaşamı çok daha uzundur, toplumsal organizmada tek tek üyeler ölse de bütün, yani toplumun kendisi varlığını sürdürür. Biyolojik organizmada yalnızca tek bir bilinç merkezi varken, toplumsal organizmada birey sayısı kadar bilinç merkezi vardır. Biyolojik organizmada parçalar bütünün yararına var olurken toplumsal organizmada bütün, parça­ların yararına var olur. Bunun nedeni, biyolojik organizmanın aksine toplumsal organizmanın unsurlarının, yani bireylerin bilinç sahibi olmasıdır. Spencer bu düşünceye dayanarak devlet yararına da olsa bireylerin haklarının çiğnenmeyeceğini savunmuştur.

Spencer’a göre toplumlar, yapısı son derece basit olan ve birbirine bağlamlı olmayan küçük parçalar halinde, farklılaşmış ve birbirlerine bağlamlı duruma gelmiş parçalardan oluşan karmaşık ve büyük bir ya­pıya dönüşmektedir.

Sosyal Darwinizm: H. Spencer’ın öncülerinden olduğu, toplumda en güçlü ve uygun olanakların hayatta kalması ve güçsüzlerin elenmesi ile toplumun ahlaki ve entelektüel açıdan mükemmelleşebileceği, bu nedenle zayıf olanların devlet tarafından korunmaması, doğal sürece karışmadan toplumun zayıf üye­lerinin elenmesine izin verilmesi gerektiği görüşüdür.

Spencer, Comte’tan farklı olarak endüstrileşmeyi merkeziyetçi değil, ademi merkeziyetçi bir toplum­sal örgütlenme biçimiyle özdeşleştirmiştir.

J.S.Mill, Comte’un bilimler hiyerarşisini de üç hal yasasında benimserken Spencer ikisini de reddeder.

Spencer ve Comte'un Ortak Özellikleri
  • Bütün bilimler ortak felsefik köklere sahiptir.
  • Doğla dünyayı yöneten yasalar gibi toplumsa dünyayı yöneten yasalarda vardır.
  • Toplumsal yasaların nasıl işlediği ortaya çıkarılırsa, toplumsal olguların tahmin edilebileceğine ve yönetilebileceğine inanılır.

24 Ağustos 2014 Pazar

Bilim Felsefesi

FELSEFE Ders Notları 2
FELSEFE
Bilim Felsefesi

Bilim Felsefesi: Bilimin yöntemlerini, kavramlarını, ön kabullerini, diğer disiplinlerin genel şeması için­deki yerini ele alan felsefe dalıdır. Bilim felsefesinin doğuşunda, özellikle doğa bilimleri alanında 19. yüzyı­lın sonlarından itibaren yaşanan büyük değişimler etkili olmuştur.
  
Bilim felsefesinin hem epistemolojik hem de metafiziksel bir boyutu vardır. Bilim felsefesinin bilimsel yönteme, bilimsel sembollerin doğasına, bilimsel sistemlerin yapısına, tü­mevarım, tümdengelim, doğrulama, keşif gözlem benzeri bilimsel kavramların anlamına ilişkin araştırma­lardan oluşan boyutu epistemolojik boyutudur. Bilim felsefesine özgü araştırma yöntemi, rasyonel ve eleştirel sorgulama/analiz yöntemidir. 

Newton Fiziği'nin  temelinde bulunan evrensel nedensellik ilkesine karşı Werner Heisenberg, mutlak nedenselliğin atom altı düzeyde geçerli olmadığını ortaya koyan meşhur belirsizlik ilkesini geliştirmiştir.

Mantıkçı Pozitivizm: Geleneksel ampirik veya deneyimci geleneği modern mantıktaki gelişmelerle bir araya getirmeye çalışan yaklaşımdır.

Başlıca temsilcileri, M. Schlick, H. Gödel, R. Carnap’tır. Mantıkçı pozitivist düşünürler çalışmalarını Viyana şehrinde yaptıkları için Viyana Çevresi adı ile anılırlar.

19. Yüzyılda Comte tarafından kurulmuş olan pozitivizmin 20.Yüzyıldaki devamıdır.  

Doğrulanabilirlik İlkesi: Mantıkçı pozitivistierin, bir tümcenin anlamlı olabilmesi için, ya analitik olması ya da deneysel olarak doğrulanabilir olması gerektiğini savunan ilkesidir. Buna göre doğrulanamayan öner­meler metafizik olup anlamsız önermelerdir.

Olgusal Doğrulama: Dış dünyadaki bir olay ya da duruma gönderme yapan önermenin gözlem ya da deneyle doğrulanmasıdır.   

Doğrudan Doğrulama: Önermelerin doğruluk ya da yanlışlığına gözlem yoluyla karar vermedir.    Dolaylı doğrulama: İnsan tarafından algılanamayan elektron, proton gibi şeylerle ilgili önermelerin gözlem önermelerine indirgenerek doğrulanmasıdır.    

Mantıkçı pozitivistler dolayımsız olarak doğrulanabilen tümce ya da önermelere temel ya da proto­kol önermeler, gözlem önermeleri adını vermişlerdir.

Sentetik Önermeler: Dünya hakkında yeni bilgi veren doğrulanabilir önermelerdir.     

Analitik Önermeler (Totoloji): Karşıtlarını olumlamanın bir çelişkiyle sonuçlandığı zorunlu önermeler­dir.     

Bilimin Birliği Tezi: 
Mantıkçı pozitivistierin bu tezi, ontolojik iddiasının yanında iki ana varsayıma da­yanır:  
  1. Maddi dünyayı oluşturan temel öğeleri açıklayacak tek bir temel bileşik teori vardır (fizikalizm).  
  2. Olgu bildiren bütün önermeler temel teoriye bağlanabilir (indirgemecilik varsayımı).
Bilimsel Süreç: Mantıkçı pozitivist anlayışa göre, bilimsel süreç, gözlem ve deneyle başlar, hipotez ve teoriye doğru gider.     

Mantıkçı Pozitivist Bilim Anlayışı, aynı zamanda ve sırasıyla klasik, doğrulamacı ve tümevarımcı bilim anlayışı olarak geçer.    

Bilimsel Açıklama: Bir olay ya da olgunun nedenini göstermektir.    

Tümevarım Problemi: Bilimsel yöntemin tümevarıma dayanması, fakat tümevarımın temellendirilememesi durumudur.    

Karl Raimund Popper: Doğrulamadan ve tümevarımdan vazgeçen yeni bir bilim anlayışı geliştirir. Bilimselliğin ölçütü olarak yanlışlanabilirliği getirmiştir.    

Sözde Bilim: Popper’a göre, bilim gibi görünebilmekle beraber, gerçekte bilim olmayan, yani yanlış­lanabilme imkanı bulunmayan teoridir. Popper psikanaliz ve Marksist tarih teorisi benzeri kurumlan sözde bilim olarak kabul eder.  

Mantıkçı pozitivizmin doğrulanabildik ölçütü ile Popper’in öne sürdüğü yanlışlanabilirlik ölçütü bir araya getirildiğinde, bir önerme için dört ihtimalden birisinin geçerli olduğu söylenebilir.
  1. Doğrulanabilir ama yanlışlanamaz.
  2. Doğrulanamaz ama yanlışlanabilir. 
  3. Hem doğrulanabilir hem yanlışlanabilir. 
  4. Ne doğrulanabilir ne de yanlışlanabilir.
Devrimci Bilim Görüşü: Bilimi mantık temelinde ele almak yerine, özellikle tarihsel gelişim süreci için­de çözümleyen yaklaşımdır. En önemli temsilcisi Thomas Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı eseriyle bilimsel metodoloji ve bilgi üzerinde düşünmenin yeni bir yolunu gösterir.

Kuhn bilimin tarihsel sürecinde dört dönem olduğunu savunur:  
  1. Bilim öncesi dönem 
  2. Olağan ya da olgun bilim dönemi 
  3. Kriz dönemi 
  4. Yeni bir paradigmanın kabul edilmesi ile belirlenen devrim dönemi. 
Paradigma: Bilimsel model ya da genel teoridir. Belirli bir bilim dalının konu edineceği olguları belirleyip karakterize eden bir çerçevedir.   

Devrimci bilim görüşünde bilimsel gelişme, düzgün doğrusal yoldan çok dairesel bir yol izler.  

Kuhn’un Doğruluk Anlayışı: Mutabakatçı doğruluk anlayışıdır. Buna göre doğru önerme ya da teori bilim adamları topluluğu tarafından doğru olduğunu inanılan önerme ya da teoridir.     

Kuhn’a göre paradigmanın merkezinde bilimsel teori bulunur.    

Anomali: Eldeki paradigma tarafından çözülemeyen aykırı ya da kural dışı durumdur.    

Kuhn’un devrimci bilim anlayışıyla birlikte nesnel hakikat düşüncesinden vazgeçilir, onun yerini relativizm (görecelilik) alır.  

Eş Ölçülemezlik: İki paradigmanın birbiri ile karşılaştırılamayacağı anlamına gelen tezdir.  

Çoğulcu Bilim Görüşü: Feyerabend tarafından geliştirilmiş anlayıştır. Ona göre çağdaş bilim hastadır, insanın mutluluğuna katkı yapabilmesi için, tedavi edilerek yeniden insanın hizmetine sunulmalıdır.    

Anarşist Bilim Anlayışı: Feyerabend’in epistemolojik anarşizminden beslenen bilim felsefesi anlayı­şıdır. 

Bilim felsefesinin epistemolojik boyutunu oluşturan temel konu bilimsel yöntemin mahiyetidir.  

Mantıkçı pozitivist bilim anlayışını geliştiren bilim adamı ve felsefecilerin bilimde analiz ve bilimsel bilginin kesinliğinin ifadesi açısından gerekli gördükleri formel dil için başvurdukları bilim mantıktır.

Metafizik

FELSEFE Ders Notları 2
FELSEFE
Metafizik

Metafizik: Felsefenin varlığı, varlığın ilk ilkelerini ve nedenlerini konu alan en genel dalıdır.

Thales, Pythagoras, Parmenides, Herakleitos ve Demokritos gibi ilk filozoflar, felsefeleriyle bir görünüş - gerçeklik ayrımı yaparak neyin gerçekten var olduğunu araştırmışlardır.

Platon tarihin ilk ve en büyük metafizik sistemini inşa etmiştir.

Metafiziği "ilk felsefe" olarak niteleyen filozof Aristoteles'tir. Varlığa ilişkin araştırmalarıyla metafiziğin sonraki gelişimini büyük ölçüde belirlediği gibi, metafiziğe yönelik tepkilerin bir anlamda kaynağında da bulunan Aristoteles aynı zamanda bu alanın ilk ve en temel eserini kaleme almıştır.

Comte metafiziğe karşı çıkan pozitivizmin kurucusudur.

Comte’a göre, metafizik imkansızdır. Comte pozitivizmi kuran düşünürdür. İnsan zihninin ve uygarlık tarihinin üç evreden geçerek ilerlediğini öne sürmüştür. Bu evreler dini, metafizik ve pozitif evre'lerdir. Dini evrede insanlar doğal olayları doğaüstü güçlerle açıklarlar. Metafizik evrede insalar doğal olayları, özlerle ve gözlemlenemeyen güçlerle açıklama yoluna giderler. Dinin kalıntısı olan metafizik onda ilerlemenin önündeki bir engel olarak görülür.

Kant’a göre, metafizik alanla, yani duyuların ötesinde kalan alanla ilgili bilgimiz olamaz.

Kant metafiziği genel metafizik ve özel metafizik olarak ikiye ayırmış, genel metafiziği rasyonel teoloji, rasyonel psikoloji ve rasyonel kozmoloji olarak üç bölümde toplamıştır. Kant, Newton fiziğini felsefi olarak temellendirmiştir. Ona göre insan, sadece algıladığı şeyleri, onun ifadesiyle fenomenleri bilebilir.

Metafizik alanla ilgili soruların toplandığı temel başlıklar şunlardır:
  • Tanrı ile ilgili sorular
  • Ruh ile ilgili sorular
  • Evrenin başı-sonu veya maddenin yapısı ile ilgili sorular.
Antinomi: Biri tez, diğeri antitez olacak şekilde birbiriyle tutarsızlık ilişkisi içinde bulunan iki önermeden meydana gelen önerme çiftidir.

Heidegger’e göre, biz insanlar “var olanların varlıklarına şaşırıp hayret etmiyoruz, varlık olgusunu göz ardı ediyoruz."

Sartre'a göre, “Şu bahçe, şu şehir ve benim kendim, her şey veridir. Bunun farkına vardığında insana bulantı gelir ve her şey havada uçmaya başlar.”

Ontoloji; Varlığı varlık olmak bakımından inceleyen ve üç bölümden oluşan metafiziğin birinci bölü­müdür. Ontolojideki "to on" var olan, teolojideki "theos" Tanrı, kozmolojideki "kosmos" evren ve arkeolojideki "arkhe" bilgi bakımından ilk olan demektir.

Töz: Var olmak için kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan varlıktır.

Töz Metafiziği; Varlığın, var olana indirgendiği ve varlığı anlamının, yorumlamanın veya sınıflandırma­nın anahtarının töz kavramı olduğunu savunan düşüncedir. Töz metafiziğinin temel kavramları töz ve özdür. Töz, bireysel, kendinden varlıktır; öz ise bir şeyi, o şey yapan özelliktir.

Modern Töz Metafiziği: On yedinci yüzyıldan itibaren Descartes, Hobbes ve Locke gibi filozoflar tarafın­dan getirilmiştir. Modern Töz Metafiziği, 17.Yüzyıl bilimine dayanır,süreç felsefesi 19.Yüzyıl anlayışına dayanır.

Teoloji: Tanrı Bilim anlamına gelir. Yani o, Tanrı'yı ele alan, Tanrı'yla ilgili olan disiplin anlamını taşır.

Tikeller: Beş duyu yoluyla algılanabilen somut varlıklardır.

Tümeller: Tikellerin sahip oldukları özellik ya da niteliklerdir. Soyut varlıklardır.

Ontolojik Realizm: Sadece tümellerin gerçek olduğunu, bireysel/duyusal varlıkların onlardan pay ala­rak var olabildiklerini savunan Platon’un görüşüdür.

Platoncu Realizm tümellere yüklenen ayrı varoluş nedeniyle radikal realizm olarak da adlandırılır.

Ilımlı Realizm: Öz ya da tümellerin ayrı bir varoluşa sahip olmayıp bireysel varlıklara veya duyusal tözlere ilişkin olduklarını öne süren Aristoteles’in görüşüdür.

Nominalizm: Tümellerin gerçek bir varoluşa sahip olmadıklarını, yalnızca ağızdan çıkan bir ses olup sadece dilde var olabileceklerini savunan görüştür.

Monizm: Tek bir tözün var olduğunu savunan öğretidir. İki türü vardır; materyalizm ve idealizm.

Materyalizm: Var olan yegâne gerçekliğin madde olduğunu, madde ve maddenin değişimleri dışında hiçbir şeyin var olmadığını savunan görüştür.

Mekanik materyalizmin en önemli temsilcisi Thomas Hobbes, diyalektik materyalizmin temsilcileri ise Karl Marks ve Friedrich Engels’tir.

Determinizm: Evrende her şeyin belirlenmiş olduğunu, dolayısıyla rastlantıya yer bulunmadığını savu­nan görüştür.

İdealizm: Zihnin yegâne gerçeklik olduğunu, fiziki dünyanın bağımsız bir gerçekliği olmayıp, zihinsel veya manevi olanın bir görünüşü olduğunu savunan varlık görüşüdür.

Öznel idealizm: Gerçekten var olanın bireysel zihin olduğunu savunan görüştür. Temsilcisi Berkeley.

Nesnel idealizm: Gerçekten var olanın bireysel zihinlerin üstünde ve ötesindeki evrensel bir akıl oldu­ğunu savunan görüştür. Temsilcisi Hegel’dir.

Düalizm: Birbirinden bağımsız, birbirine indirgenemeyen ruh ve beden gibi iki öğenin var olduğunu kabul eden görüştür. Temsilcisi Descartes.

Modern töz metafiziğinin iki önemli görüşü:
İdealizmin dine, Materyalizmin ise bilime daha yakın olduğudur.

Fenomenalizm: Maddi ya da fiziki nesneleri duyu verileriyle özdeşleştiren görüş, varlığından kesinlikle emin olabileceğimiz şeyin fenomenler olduğunu ileri süren görüştür.

Süreç (oluş) Felsefesi: Doğanın sürekli değişen olay dizilerinden meydana geldiğini, gerçekliğin teme­linde, tözün değil de sürecin, yani belli bir doğrultusu olan bir değişmenin bulunduğunu savunan görüştür. Önemli temsilcileri Bergson ve VVhitehead’tir.

Bergson’a göre sürekli bir oluş, değişme ve gelişme içerisindeki gerçekliği anlamanın tek yöntemi sezgidir.

Varoluş felsefesi: Varlığın ancak varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insan­dan hareketle ortaya konabileceğini savunan görüştür. Önemli temsilcileri Heidegger ve Sartre’dir.

Heidegger’in insan varlığı için kullandığı terim Dasein’dir.

J.P.Sartre, eseri olan Varlık ve Hiçlikte varlığı, Kendinde Varlık ve Kendisi için Varlık olmak üzere ikiye ayırır.

Teolojik metafizik: Evrenin varlığını veya varlığın kaynağını Tanrı ile açıklayan görüştür.

Teizm: Evrenin ilk nedeninin Tanrı olduğunu savunan görüştür.

Ateizm: Evreni yaratan ve onun varlığını devam ettiren, özü itibariyle aşkın Tanrı inancına karşı bir tepki olarak doğmuş olan tutum yada yaklaşımlardır.

Panteizm: Tanrı ve evrenin bir ve aynı olduğunu öne süren düşüncedir. En önemli temsilcisi Baruch Spinoza’dır.

Metafiziksel Kozmoloji: Evrenin maddi bileşenleri ile ondaki düzen olgusuna bir açıklama getirmeye çalışan, evrende bir amaçlılık bulunup bulunmadığı konusunda bir karara varmaya uğraşan düşüncedir.

Teleoloji: Evreni bir amaca göre açıklamadır.

Hilomorfizm: Canlı maddecilik anlamındadır.

Mekanizm: Dünyayı bir makine gibi ele alıp açıklamadır.

Determinizm: Doğada ortaya çıkan olayların değişmez yasalara bağlı olduğunu; evrende olup biten her şeyin bir nedensellik bağlantısı içinde gerçekleştiğini savunan yaklaşımdır.

Nedensellik konusunu ilk ele alan filozof Aristoteles’tir.

Endeterminizm: Dünyadaki her şeyin bir nedenin sonucu olmadığını öne süren yaklaşımdır.

Varlığı varlık olmak bakımından araştırıp, neyin gerçekten var olduğunu belirlemeye çalışan metafi­ziğin kullandığı ayrım görünüş-gerçeklik ayrımıdır.

Epistemoloji

FELSEFE Ders Notları 2
FELSEFE
Epistemoloji
  • Felsefenin bilgi kavramı ile uğraşan dalına EPİSTEMOLOJİ denir.
  • Felsefenin en temel disiplinlerindendir.
  • Dilimize bilgibilim, bilgi kuramı veya bilgi felsefesi olarak da çevrilmektedir.  
  • Yunanca episteme ve logos  kelimesinin birleşiminden oluşan epistemoloji deyiminde yer alan logos açıklama, gerekçe , mantık, söz ve bilim gibi anlamlara gelmektedir. 
  • Episteme genelde bilgi  olarak çevrilir.   
  • Deneyimsel, gözlemsel ve deneysel boyutta iş gören bilimlerden oldukça farklı yapıdadır.  
Epistemoloji ile meşgul olan ilk filozof Platon olmuştur. Sonra Antik Yunan'da başta Aristoteles ve Pyrrhon benzeri Yunan kuşkucularıyla, Orta Çağ'da Aziz Augustinus , Aqiuinalı Thomas ile İbn Sina ve Farabi gibi filozoflar bilgi konusunu enine boyuna ele almışlardır.

Epistemolojnin bir felsefe disiplini ve dalı olarak modern felsefede  ve bu arada yirminci yüzyılın analitik felsefesinde öne çıktığı söylenebilir. Bunun nedeni modern uygarlığı belirleyen en önemli şeyin bilim ve bilgi olmasıdır.

Epistemolojinin Tarihsel Kökleri

Platon ve Aristoteles 
  • Bir nesneye dair bilgi edindiğimizde bilginin asıl yöneldiği şey o tek nesneden ziyade genellenebilen unsurlardır. Bu fikrin anlaşılabilmesi için tikel ve tümel kavramların anlaşılması büyük önem taşır. 
  • Tikel deyimi bizim yaşamda kullanabileceğimiz sıradan, değişebilen ve sonlu olan nesneler için kullanılır. 
  • Tümel deyimi ise; tikellere kimlik kazandıran evrensellerdir.  
  • Bilginin nesnesinin ne olduğunu irdelerken tikeller değil TÜMELLER üzerinde yoğunlaşmışlardır. Tikel varlıkların barındırdığı tümelleri kavrayabilmemiz için duyularımızı değil AKLIMIZI kullanmamız gerekmektedir. 
Platon’a göre; 
  • Doksa gözlemler yoluyla ulaşılan, duyusal dünyanın, değişenlerin bilgisidir. 
  • Episteme akıl yoluyla ulaşılan tümellerin, değişmeyenlerin tanımsal bilgisidir. 
  • Bir insan deneyimsel bilgiye sahip olduğunda bildiği şey tam olarak nedir? Ben şu an kırmızı bir gül kokluyorum kırmızı gül’ün algısal bilgisine ulaşıyorum. Burda söz konusu olan tikel bir nesneldir. Ancak Platon ve Aristoteles’e göre benim bilmemi olanaklı kılan temel unsur o nesnede barındırılan kırmızı ve gül gibi tümellerdir. 
  • Dünyada karşımıza hep tikel nesneler çıkıyor olsa da onları tikellikleri içinde bilemeyiz. Tikelin kendine yönelik söyleyebilecek duran şey gibi bir ifade bize hiçbir ilginç bilgi vermez. Ancak o tikelin barındırdığı tümelleri belirtmeye başladığımızda bilgi ortaya çıkmaya başlar. 
  • Kısaca söylersek; Bilmek ancak genel kavramlar veya tümeller aracılığıyla olur. Bardak bardak olmasaydı varolan her bardağa özel bir isim koysaydık
Yeni Çağ Felsefesi ve Kavramlar
  • Deneyimcilere göre; bilginin kökeninde yalnızca duyulardan gelen veriler bulunur. 
  • Akılcılara göre; bilginin algı dışında da kaynakları bulunmaktadır. 
  • Özne ve nesne arasındaki bağın güvenilirliği üzerine kurulmuş temsil epistemolojisi, öznenin zihinsel yapısının nesneyi-dış dünyayı-doğru temsil edebilme gücünü merkeze alır. 
  • "İdea" deyimi Batı dillerinin bir kısmında günlük dilde halen yaygın olarak kullanılır ve genelde "fikir" anlamına gelir. "Bilişsel" deyimi “insan aklının çalışma mekanizmalarına, bilgilenme süreçlerine ve yapılarına ait olan” anlamına gelir ve özellikle psikoloji alanında yaygın olarak kullanılır. 
  • Descartes'e göre; zihnimizde bulunan ideaların pek çoğu deneyimsel olarak kazanılsa da bazı önemli ideaların veya bilişsel unsurların doğuştan geldiği şeklindedir. Örneğin Descartes Tanrı ideamızın deneyimden değil doğuştan geldiğini düşünmüştür.
Descartes / Şüpheci Yöntem / Töz
Rene Descartes(1596-1650): 
  • Şüpheci Yöntem, Bilginin Temellendirilmesi, Usculuk 
  • Bilginin kaynağı AKIL’dır.
  • Doğru bilgiye ulaşma yöntemi ŞÜPHE’dir. 
  • Maddenin ve insan zihninin varlığı birbirinden bağımsızdır. Bu metafizik (varlıkbilimsel) perspektifi sunarken Descartes Aristoteles’in kullandığı deyimlerden ve kavramlardan yararlanır. 
  • En önemlisi ‘töz’ dür.
"Töz" tanım gereği, varlığı için diğer bir şeye gereksinimi olmayandır. Örneğin Aristotelesçi örnek verirsek, her insan bir tözdür. Zihin ve maddeyi iki ayrı töz olarak alan Kartezyen (Descartesçi) felsefe kendine çözülmesi hiç de kolay olmayan bir sorun yaratmıştır. 

Algısal bilgi, Descartes’in anladığı anlamda, bilgi binamızın en güvenilir yapı taşı olamaz.

Kafamın içi her türlü yanlış bilgiyle doldurulabilir; ancak şüphelenme veya düşünme eylemini gerçekleştiren bir şeyin var olduğu kesindir. 

Cogito ergo sum (Düşünüyorum o halde varım.) Descartes’e göre, bir ideanın zihnime açık ve seçik bir şekilde verilmiş olması, bu ideanın herhangi bir araca gerek duymadan doğrudan doğruya verilmiş ve içeriğinin de başka şeylerle karışmamış olduğu anlamına gelir. Bu anlamda Tanrı ideası, hiçbir aracı ideaya gerek duymadan zihnimde canlandığı için açık ve bu ideanın içeriksel özellikleri diğer idealarla karışmadığı için de seçiktir.

İçselcilik ve Dışsalcılık: Gereçelendirme ve haklılandırmada sadece, öznenin söz gelimi içebakış ya da  düşünüm yoluyla kolaylıkla varabildiği şeyin bir rol oynayabileceğini ileri sürer. O, bir önermeye inanmada haklı olup olmadığımıza, sadece o önermeyi enine boyuna mütalaa etmekle, onan inanma gerekçelerimizin gücüyle karar verebileceğimizi savunur. Öznenin bir önermeye beslediği inancın haklılandırılması iki şekilde olur. Bu süreçte sadece bilen öznenin doğrudan idrak ettiği içsel faktörlerin etkili olduğunu ileri süren yaklaşıma içcelcilik, buna mukabili gerçeklendirme sürecinde önermenin kendisiyle ilgili, özneye dışsal faktörlerin belirleyici olduğunu savunan yaklaşıma dışsalcılık adı verilmektedir.

Doğruluk, varlığın ya da gerçekliğin değil de, bilgi yada önermenin bir özelliğidir. Doğru olan yalnızca kendisine inanılan önerme veya bilgidir. 

Descartes, bir düşünceyi onu başka bir düşünceyle karıştırmayacak şekilde bütün ayrımlarıyla tanımladığımız veya bir önermeyi başka bir önermeyle karıştırılamayacak şekilde belirlediğimiz zaman, onun açık oldukdan başka seçik  hale de geleceğini ifade eder.

Pragmatist Doğruluk: William James ve John Dewey tarafından geliştirilmiştir.  Doğruluğun; inanç ya da önermelerin eylem için iyi bir temel  ya da rehber olmaları özelliği üzerinde yoğunlaşmışlar ve bu özelliğin doğrunun özünü meydana getirdiğini savunmuşlardır.
John LOCKE ve David HUME / Deneyimci Görüş / Ampirizm
Deneyimci görüş veya ampirizm bilginin kaynağını açıklarken  akla değil de tecrübe veya deneyime başvurur. Bilginin mümkün tek kaynağının deneyim olduğunu, deneyimdne bağımsız bir bilginin söz konusu olamayacağını savunan ampirizm, insan zihninin doğuştan üzerinde kendi işaretlerini yazdığı boş bir levha (tabular asa) olduğunu öne sürer.

Ampirizm, John Locke, George Berkeley, David Hume, John Stuart Mill ve Russell gibi ünlü deneyimciler tarafından savunulur.

Deneyimciliğin ilk büyük temsilcisi: John LOCKE

Hegel kendi felsefesine model olarak fizikçinin ampirik analizini, tümevarımsal akıl yürütme tarzını aldı. Gerçek bilginin ölçütü olarakta  teori ya da fikirlerin gözlemlenebilir verilerle uyuşması ölçütünü benimsedi.

Sentezci Yaklaşım / Immanuel KANT / Aristoteles / Henri Bergson
  • Akıl ve deneyim ekseninde gelişen söz konusu bilgi tarzlarının yegane alternatifi, bilginin kaynağında sezginin olduğunu öne süren görüş olarak sezgiziliktir.
  • En önemli temsilcileri arasında Immanuel KANT / Aristoteles bulunur.
  • Sezgiciliğin ideal temsilcisi Fransız düşünürü Henri Bergson'dur.
  • Bergson; Kuru akılcılık ve bilimciliğe karşı çıkar. Bilimi reddetmez fakat kavramların dinamik olan gerçekliği statik hale getirdiğini ve çarpıttığını öne sürer. Bilimsel bilginin en önemli bilgi türü olarak görüşmesine karşı çıkar.
  • "Biricik" olan gerçeklikle ilgili hakikatlarin kavramsal yolla söze dökülemez, ifade edilemez doğrular olduğunu dile getirir.
Kuşkuculuk
Bilginin imkansız olduğunu, hiç bir şeyin bilinemeyeceğini, insan zihninin kesin hiçbir doğruya ulaşamayacağını öne süren görüştür. 

Bilginin analizinin ardından Epistemolojide "Nereye kadar bilebiliriz?" ve "Herhangi bir şeyle ilgili olarak gerçeklendirilmiş bir inanca sahip olabilirmiyiz?" soruları ortaya çıkar. Burada gündeme gelen problem bilginin imkanı veya kuşkuculuk problemidir.

Kuşkuculuk Türleri
  • Bilgi Septiği
  • İnanç Septiği
  • Radikal Kuşkuculuk
  • Lokal Kuşkuculuk
Kuşkucular kendileri gibi düşünmeyen filozoflara dogmatikler adını vermiştir.
Kuşkuculuğun karşısında duran yaklaşıma, yani bilginin mümkün olduğunu öne süren görüşe dogmatizm adı verilmiştir.

Descartes genel kuşkuculukda ziyade kısmi bir kuşkuculuk savunuculuğunu yapmıştır. Descartes'in kuşkuculuğu "metodolojik kuşkuculuk" olarak bilinir.

Kuşkuyu kesin bilgiye erişmek için bir araç olarak kullanan septik  Descartes'tir.

Sofistler
Milattan önce 5.Yüzyılda yaşamış gezgin felsefe öğretmenleri. Araların Protagoras, Gorgias ve Hippias gibi filozofların bulunduğu Sofistler, kuuşkuculuk ve görecelikleriyle tanınmışlardır.


SQL'de Foreign Key Kullanımı

  • SQL'de bir başka tablo ile ilişkilendirilecek olan tablonun diğer tabloda bir nevi kısıtlanmasıdır. İlişkilendirilecek olan tablonun Primary key alanı ile diğer tablonun Foreign key alanı birbiri ile bağlanır.
  • Foreign Key kısıtlaması sütunlarından herhangi biri null değerler içeriyorsa, Foreign Key kısıtlamasını oluşturan tüm değerlerin doğrulaması atlanır.
  • Foreign Key kısıtlamasının yalnızca başka bir tablodaki Primary Key kısıtlamasına bağlı olmasına gerek yoktur. Ayrıca başka bir tablodaki UNIQUE kısıtlama sütununa başvuracak şekilde de tanımlanabilir.
Foreign Key tanımlamak için, tablomuzdaki Foreign Key olacak sütunu yazdıktan sonra REFERENCES yazıp bağlanacak tablounun adını ve parantez içindede ilgili sütunu yazarız.

CREATE TABLE SIPARISLER
(
Siparis_ID integer primary key,
Siparis_Tarihi datetime,
Musteri_SID integer REFERENCES MUSTERI(SID),
Tutar double
)

SQL'de Primary Key Kullanımı

  • Primary Key ile veritabanımızdaki tablolarda, primary key atanmış olan sütun (kolon) ile birlikte eşsiz şekilde verilere sahip satırlar oluşturabiliriz. 
  • Primary Key olan alanlar Null değerler olamaz ve bu bölüme aynı değerler girilemez. 
  • Tablolarımızda mutlaka Primary Key kullanmak çok büyük avantaj sağlayacaktır.
  • Primary Key (Birincil Anahtar) genelde otomatik artan değerler olarak kullanılır. Bu otomatik artma da identity komutu ile gerçekleştirilir. 
  • Primary Key tanımlamak aslında bir nevi Constraint‘tir yani bir nevi kısıtlama yapmaktır.
  • Bir tabloda sadece bir Primary Key bulunur ama bununla birlikte tabloda birden fazla kolon için bileşik anahtar yani composite key oluşturulabilir. 
  • Eğer primary key bir composite key yani bileşik anahtar ise, tüm değerlerin kombinasyonu unique yani eşsiz olmalıdır. 
Daha basitce açıklamak gerekirse örneğin bir HBYS veritabanında Hastalar tablomuz mevcut, oldukca çok veri içeren bir tablo. Aynı ad ve soyada sahip birçok kişi var. Şimdi bu verileri en basit şekilde nasıl birbirlerinden ayırt ederiz. TC Kimlik No, aynı TC Kimlik Numarasının ikinci bir kişide olması mümkün değildir. Veritabanımızda TC Kimlik No alanını Primary Key olarak tanımlayarak eşsiz veriler oluşturabiliriz. Primary Key tablomuzdaki kayıtları sütün aracılığıyla eşşiz kayıt haline getirmemizi sağlayacaktır.

Yeni bir Alanda Primary Key Kullanımı:
CREATE TABLE Yazarlar
(
id int NOT NULL PRIMARY KEY,
adi_soyadi varchar(20) ,
Yayinevi varchar(20)
) 

Yeni birden fazla Alanda Primary Key Kullanımı:
CREATE TABLE Yazarlar
(
id int NOT NULL,
adi_soyadi varchar(20) NOT NULL ,
Yayinevi varchar(20),
CONSTRAINT id_no PRIMARY KEY  (id,adi_soyadi)
) 

Varolan bir Alanda Primary Key Kullanımı:
ALTER TABLE Yazarlar
ADD PRIMARY KEY (id)

Varolan birden fazla Alanda Primary Key Kullanımı:
ALTER TABLE Yazarlar
ADD CONSTRAINT  id_no PRIMARY KEY (id,adi_soyadi)

NOT: ALTER ile sonradan bir alana PRIMARY KEY kriteri tanımlanırken ilgili alanda veya alanlarda NULL yani boş kayıt olmamalıdır.

PRIMARY KEY yapısını kaldırmak:
ALTER TABLE Yazarlar
DROP CONSTRAINT id_no

NOT: Birden fazla alanda PRIMARY KEY işlemi yaptıysak, CONSTRAINT ifadesinden sonra tablomuzdaki alan adı değil, oluşturduğumuz index adı yazılmalıdır.

SQL'de UNIQUE Kullanımı

  • SQL'de oluşturmuş olduğumuz tablolar içinde yer alan her bir kolonda eşsiz şekilde, yani benzersiz birbirinden farklı veriler bulunmasını isteyebiliriz.
  • Bunun için bu tür alanlar tanımlanırken Unique Key Contsraint tanımı yapılır.
  • Unique Key Contsraint tanımının Primary Key den farkı Unique Key'in bir tabloda birden fazla olmasıdır,  Primary Key ise tabloda sadece 1 adet olabilir. NULL veriler de içerebilir. 
  • Ayrıca tablolarımızı oluştururken UNIQUE kısıtlaması yapabildiğimiz gibi, daha sonradan var olan tablolar üzerinde de UNIQUE kısıtlaması yapabiliriz.  
  • Bir tabloda birden çok UNIQUE sınırlaması getirilebilinir fakat sadece bir tane PRIMARY KEY sınırlaması getirilebilinir.
NOT: Primary Key alanı tanımlandığında otomatik olarak UNIQUE olarak oluşur. 

Yeni bir tablo oluşturulmasında Unique Key Contsraint Kullanımı:
CREATE TABLE Yazarlar
(
No int NOT NULL UNIQUE,
Soyad varchar(255) NOT NULL,
Ad varchar(255),
Yayinevi varchar(255)
)

Yeni bir tablo oluşturulmasında birden fazla alanda Unique Key Contsraint Kullanımı:
CREATE TABLE Yazarlar
(
id int NOT NULL,
adi_soyadi varchar(20) NOT NULL ,
Yayinevi varchar(20),
CONSTRAINT id_no UNIQUE (id,adi_soyadi)
) 

Var olan tabloda sonradan ekleme yaparken Unique ve ALTER Kullanımı:
ALTER TABLE Yazarlar
ADD UNIQUE (No) 

Birden fazla alanda ekleme yaparken Unique ve ALTER Kullanımı:
ALTER TABLE Yazarlar
ADD CONSTRAINT  id_no UNIQUE (id,adi_soyadi)

UNIQUE alanı normale çevirmek istersek DROP ifadesini kullanmamız gerekir:
ALTER TABLE Yazarlar
DROP  CONSTRAINT id_no

Birden fazla alanda UNIQUE işlemi yaptıysak, CONSTRAINT ifadesinden sonra tablomuzdaki alan adı değil, oluşturduğumuz index adı yazılmalıdır. Eğer tek bir alanda oluşturduysak CONSTRAINT  ifadesinden sonra sadece alana adını yazabiliriz.

23 Ağustos 2014 Cumartesi

SQL'de SELECT INTO Kullanımı

  • SQL'de bir tablodan çektiğimiz verileri, yeni bir tablo olusturup, bu tabloya yazabiliriz. 
  • SELECT INTO ile veritabanı üzerindeki verilerle kopya veritabanları oluşturabiliriz.
  • SELECT INTO genelde geçici çalışma tabloları oluşturmak için tercih edilir.
SELECT INTO Kullanımı:

SELECT kolon_ad(ları) INTO [yeni_veritabanı.dbo]yeni_tablo_adı FROM kaynak 

Örnek Sorgu: SELECT * INTO KITAPLAR.dbo.Bilimkurgu_Yedek FROM KITAPLAR.dbo.Bilimkurgu


SQL'de BREAK ve CONTINUE Kullanımları

  • Koşulumuz yerine getirildiğinde döngüden çıkmak için BREAK komutu kullanılır. 
  • BREAK komutu gereksiz yeri elimizdeki bütün verilerin kontrolünü engeller. 
  • İstenilen veriye ulaştığımız zaman diğerlerini atlayarak döngüden veya listeden çıkmamızı sağlar.

CONTINUE komutunu bir döngüde işlemler devam ederken bazı durumlarda işlem yapılmasın istiyorsak kullanabiliriz.


SQL'de WHILE Döngüsünün Kullanımı

  • İfadelerin belli bir koşul gerçekleşinceye kadar çalışmasını sağlar. 
  • Şart ifadesi false oluncaya kadar ifadeler yinelenir. 
  • Şart gerçekleştiği sürece BEGIN...END arasındaki kod çalışır.
WHILE Döngüsü Kullanımı:
WHILE şart
BEGIN
     Döngüye girmesi istenen kodlar
END

Örnek Sorgu: Örneğimizde WHILE Döngüsü içerisinde @sayac değişkeninin o an ki değerini ve karesini Print ile yazdırdık. Döngü içerisinde @sayac değişkenini sürekli 1 artırdık ve @sayac değişkeninin değeri 5’e eşit oluncaya kadar döngüye girmesini sağladık.

Copyright 2013-2017 | İbrahim BAYRAKTAR /dev/null Web Günlüğü